“SATILIK HASTALIKLAR” KİTABININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Ele
alacağım kitap Ray Moynihan ve Alan Cassels’ın “Satılık Hastalıklar” kitabı.
2020 yılında hayykitap acil serisi İstanbul’da basılmış. 5. Baskı. Kitabın
değerlendirmesine geçmeden önce yazarları tanıyalım.
Avustralyalı
yazar Ray Moynihan, sağlık alanında dünyanın önde gelen gazetecilerinden
biridir. Sydney Morning Herald, Australian Financial Review, British Medical
Journal, Lancet, New England, Journal of Medicine gibi dergi ve gazetelerde
yazan Moynihan’ın birçok ödülü bulunmaktadır.
Kanadalı
araştırmacı ve yazar Alan Cassels ilaç politikaları üzerine uzmanlaşmıştır.
Araştırmalarını Victoria Üniversitesi bünyesinde sürdüren Cassels, ilaç sektörü
uygulamalarının doktorlar, yasama organları ve tüketiciler üzerine etkileri ile
ilgili raporlar hazırlamaktadır.
Yazarların
kitapta ana fikri, hastalıkların piyasa profesyonelleri tarafından yaratılıp bu
olmayan hastalıkların halkla pazarlanarak halkın hangi teknik ve taktiklerle
kandırıldığını ortaya koyup irdelemektir. Kitapta bu bağlamda hangi ortaklıkların
kurulduğunu ve hangi metodlarla insanların ikna edildiğini içeren on bölüm yer
almaktadır. Gelin kandırma stratejilerine bölüm bölüm birlikte bakalım.
İlk
bölümde yazarlar “hedef kitle ‘herkes’” temasını “yüksek kolesterol” hastalığı
bağlamında ele almışlardır. Günümüzde kolesterol ilaçlarına harcanan para
inanılmaz boyutlardadır. Peki neden bu kadar para harcanıyor? Kolesterol çok mu
korkunç bir şey? “Tıp dünyasında yaygın kabul gören bir ifadeye göre,
kolesterol kalp krizi geçirme olasılığını etkileyen birçok etmenden sadece bir
tanesidir. Buna rağmen, kolesterol konusu büyük ilgi görüyor çünkü kandaki
seviyesini ilaç tedavisiyle düşürmek mümkün. Bira veya kola markalarıyla
yarışabilecek kadar da yüksek tanıtım bütçeleri var”(s.22).
En
son kolesterol kılavuzunu yazan dokuz uzmandan sekizi ilaç şirketleriyle içli
dışlı. Bu uzmanlar verdikleri demeç ve faaliyetlerde kolesterolü öcü gibi
göstermekte. Diğer yandan Lisa Schwartz gibi hekimler de bu durumdan rahatsız.
“Herkesi kolesterolden korkuttuk” diyor Schwartz ve devam ediyor: “Bu korkuyla
başa çıkmak için en kolay yol olarak da ilaçlar öneriliyor. Asıl hedefin
kolesterol sayılarınızı düşürmek olduğunu sanıyorsunuz. ‘Önemli olan kolesterol
rakamınız’ sloganını duyuyorsunuz ama işin aslı böyle değil. Önemli olan, kalp
hastalığı riskinizi düşürüp düşürmediğiniz. Kolesterol hastalığın kendisiymiş
gibi gösterildiğinden, tedavinin başarısını kolesterolünüzün düşmesiyle
tanımlayabilirsiniz. Sanki kolesterolün kendisi asıl sorunmuş gibi!” Buradaki
sorun, salt kolesterol seviyesini değil, kalp hastalığı, inme ve erken ölümleri
azaltacak etkin yöntemler bulmaktır. Bazı insanlar için, ilaçla
kolesterollerini düşürmenin büyük faydası olacağına şüphe yoktur. Diğerleri
içinse, ilaç kullanımı fayda vermeyen, israfa yol açan, hatta kendilerine zarar
veren bir yöntem olabilir”(s.31).
Görüldüğü
gibi korku çekiciliği stratejisi kullanılarak gereksiz yere insanlara
kolesterol ilacı yazılmaktadır. İlaç endüstrisi çarkı dolayısıyla kapitalist
sistem dönsün diye…
Yazarlar
ilk bölümün sonunda şöyle diyor: “Belki de, kolesterol, kalp hastalığı veya
başka bir sağlık sorunu hakkında daha mantıklı bir tartışmanın önündeki en
büyük engel, tavsiyeleri için başvurduğumuz -doktorlarımız gibiinsanlardan
birçoğunun ilaçların üreticileri ile bağlantılı olması... Bu bağlantı yılda
birkaç yüz bin dolarlık bir bordro da olabiliyor, birkaç sıcak çörek de...
“(s.39). Böylece ikinci bölümdeki konuya geçiş yapıyorlar: “Doktorlara yakın
markaj” temasıyla “Depresyon” u ele alıyorlar.
Depresyonun
zihindeki seretonin eksikliğinden kaynaklandığı empoze edilerek “klinik olarak
belirgin” bir rahatsızlığı olmadığı
halde antideprasan ilaçlar verilmektedir. Ve bu ilaçların çok ciddi yan
etkileri vardır. Hatta intihara kadar sürükleyebilmektedir. İlaç firmaları
psikiyatri uzmanlarıyla işbirliği yaparak ilaçların pazarlamasını yapmaktadır.
Kitapta
geçen bir bölüm izlenen stratejiyi çok güzel özetliyor:
“Amerikan
Psikiyatri Derneği’nin New York’taki kongresine dönersek, “Bedava Yemeklere
Son” kampanyasının henüz her yerde benimsenmediğini görüyoruz. Psikiyatristlerin
bu geceki programı Sheraton’ın balo ssalonunda bir fikir babasının endişe
bozukluğu konusunda anlatacaklarını dinlemek (68). İster depresyon, ister başka
bir konuda olsun fikir babalarından oluşan sürüyü geliştirmek, endüstrinin
kullandığı en stratejik pazarlama yöntemlerinden biri. Bu ağılın kalitesi
Michael Oldani gibi ilaç temsilcilerinin uzun uğraşlarına bağlı. Genç bir
doktorun çalışma arkadaşlarını etkileme potansiyeli bu temsilcilerin günlük
ziyaretleri sırasında belirleniyor. Gelecek vaat eden adayları, ilaç
temsilcileri potansiyel fikir babaları olarak seçerler. Önce, bu adayları
sınamak için küçük konuşma görevleri verilir. Daha sonra, eğer değerlerini
kanıtlarlarsa, küçük çaplı toplantılarda en son çıkan ilacı düzenli olarak
anlatmaları için para almaya başlarlar. Biraz da şansı olanlar, kendilerini en
sonunda uluslararası meslektaşlarına veya APA kongresi gibi kongrelerde en yeni
hastalıklardan bahsedip, binlerce dolar kazanacağı “sözcüler bürosunda
bulabilir”(s.55).
Bölümün
sonunda; “Bunlara rağmen bazen, hayatın en doğal gelişmeleri bir hastalıkmış
gibi pazarlanıyor ve ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılıyor. Bazen de pazarlama,
ünlü simaların çığırtkanlığından aldığı görülmez destekle daha güçlü ve etkili
bir hale getiriliyor”(s.56) denilerek 3. Bölüm konusuna geçiliyor. “Ünlülerle
İşbirliği”: “Menopoz”. İlaç pazarlaması alanında Lesa Henry bir adım önde
görülür. Sağlık meseleleri ve bunlara iyi gelecek ilaçlar hakkında
“tüketicilerin eğitilmesi’nde şöhretlerin değerinin farkına varan ilk pazarlamacıdır
(2). Wyeth’in en önemli darbelerinden biri de, kadınların hayatında yumurtlama
ve adet görmenin sona erdiği dönem olan menopoz hakkında toplumu
“bilinçlendirmek” için tanınmış manken Lauren Hutton ile çalışması oldu.
Hutton’ın bilindik yüzü hem menopozun “tehlikelerini”, hem de Wyeth hormon
ilaçlarının “vaatlerini” anlatan devasa pazarlama kampanyasının ön saflarında
yer aldı(s:57). Reklam kampanyanlarında menepoz bir hastalık olarak
gösteriliyor ve menopozda kadınların karşılaşacakları sağlık tehditleri
“Alzheimer, kalp krizleri, kemik erimesi gibi abartılarak sunuluyor. Halbuki
bilimsel araştırmalar göstermiştir ki asıl bu ilaçlar kalp krizi ve inmeye yol
açabilmektedir. Ayrıca resimlerde sağlıklı, dikkat çekici vücutlara sahip kadın oyunculara ve
mankenlere yer verilmiştir.
Bölümün
sonunda yazarlar; “Uzmanlara göre, bir kadının hayat değişiminin
sahiplenilmesi, olağan bir insani tecrübenin, tedavi edilebilen tıbbi bir
soruna dönüştürülmesine mükemmel bir örnek. Bu dramın başrol oyuncuları ilaç
şirketleriyle aralarında kuvvetli bağlar bulunan birinci sınıf şöhretler...
Daha sonra göreceğimiz gibi, dünyanın en çok bilinen hasta toplulukları da
dramın bir parçası”(s.74). diyerek dördüncü bölüme gönderme yapıyorlar:
“Hastalarla ortaklık”: ‘Dilkkat eksikliği sendromu’. İlaç şirketlerinin
izlediği bir strateji de aynı hastalıktan mustarip bizden birilerinin de ilaçla
şifaya kavuştuğunu insanların gözüne sokmaktır. Bu konuda bölümde yer alan
çarpıcı bir örnek şöyle: “Maryland’deki CHADD golf organizasyonunda, Amerika
çapında Olimpiyat Oyunları sunumuyla tanınan spor spikeri Johnny Holliday de
yer alıyordu. Kulübe bir tur golf oynamak ve kutlamaları yönetmek üzere
gelmişti. Kendisinin de yakınlarda oturduğunu açıklayan Holliday, ücret almadan
görev yaptığı bu etkinliğe katıldığı için mutluluk duyduğunu dile getirmişti.
Kendi kızı da, hastalığı sekizinci sınıfta keşfedilen bir ADD hastasıydı.
British Medical Journal muhabirine şöyle demişti: “Onun ve ebeveynlerinin
yaşadığı hayal kırıklığını çok iyi biliyorum” (6). Holliday’in dediğine göre
kızı okul döneminde sınavlarda başarılı olmak için ilaç kullanmıştı. “İlaçlar
işe yarıyordu,” diyen Holliday golf arabasına atlayıp, kızının üniversiteden
dereceyle mezun olduğunu tüm babalık gururuyla ifade etmişti”(s.77). “Depresyon
hastalığında olduğu gibi, bu durumda da sorunların beyindeki biyolojik ve
kimyasal problemlerden mi, yoksa fiziksel, sosyal, kültürel ve ekonomik
etkenlerin bir araya gelmesiyle mi ortaya çıktığı konusunda bir belirsizlik mevcuttur”(s.77).
Bölüm
sonunda yine sonraki bölümde irdelenecek konu anlaşılıyor: “Hayatın olağan
akışında görülebilecek belirtilerin ilaçla tedavisi için milyarların harcanması
sadece ADD gibi üzerinde uzlaşılamayan rahatsızlıklar için geçerli değil.
Yüksek tansiyon gibi çok daha iyi bilinen sağlık sorunları için dahi, durumun
aslında hastalık mı, yoksa gelecekteki hastalık için risk etmenlerinden birisi
mi olarak tanımlanacağıyla ilgili hararetli tartışmalar yaşanıyor. Bireylerin
sağlıkları ve topluma maliyeti açısından bakıldığında hiç ilaç kullanmamak daha
faydalı olabilecekken, acaba haddinden fazla insana mı hasta damgası vurulup
ilaç yazılıyor?” İşte beşinci bölüm:
“Sayılarla oynamak”: ‘Yüksek Tansiyon’.
“Aslında
bu ilaçların pazarlanmasında etkilerinin abartılması “gerekli” çünkü normalde
hiç hasta olduğunu düşünmeyecek insanların kullanımı hedefleniyor. Yüksek kan
basıncı ile, aslında sağlıklı olan potansiyel hastalar havuzu genişletildi.
Yeni resmi kılavuz kitaplara göre yepyeni bir hastalık kategorisi ortaya çıktı:
“prehipertansiyon””(s.98)
“Bu
konuda uzmanlaşmış bazı doktorlar ise tansiyon rakamlarını gittikçe daha düşük
hale getirme taraftarı değil. İlaçların rolü konusunda sıkı bir eylemci olan
Wake Forest Üniversitesi’nden Prof. Curt Furberg “yüksek” tansiyon tanımına
gittikçe daha küçük sayıların dahil edilmesinden endişe duyuyor. Zaman içinde
milyonlarca sağlıklı insan hasta olarak nitelendirildi. En son kılavuz
kitapların “artık çok ileri gittiğini” söylüyor (10). Aslında genç, sağlıklı ve
düşük risk taşıyan birinin sırf tansiyonu 16 çıktı diye “hasta”
sayılamayacağını söylüyor. Bu saygın kalp uzmanına göre tansiyon sadece bir
ölçüt ve bir risk faktörü”(s.99).
Kişinin
tansiyonu psikolojik faktörler nedeniyle aniden yükselebilir. Hele ki doktor gibi
bir otorite karşısında ya da hastane korkusu nedeniyle tansiyonu fırlayan çok
sayıda insan vardır. Yani “yüksek tansiyon” da rakamlarla abartılmış hastalık kategorilerinden
biri olmuş çıkmıştır.
Altıncı
bölümün konusu ise; ”Reklam Hastalığı”: “‘Regl Öncesi Disforik Bozukluk’. FDA,
Birleşik Devletler’de PMDD hastalığının var olduğunu kabul etmiş; Lilly’nin
Prozac’ının ve benzer antidepresanların hastalığın tedavisinde kullanılmasını
onaylamıştır. Ancak, dünyanın diğer yerlerinde PMDD resmi olarak tanınmış bir
hastalık bile değildir. Dünya Sağlık Örgütü’nün Uluslararası Hastalık
Kategorileri’nde ayrı bir rahatsızlık olarak listelenmez (1). Hatta Birleşik
Devletler’de bile, Endicott, Lilly ve başkalarının çabalarına rağmen PMDD,
psikiyatristlerin hastalık elkitabında (DMS) sadece kısmen listelenmiştir ve bu
yüzden resmi bir hastalık kategorisi olarak görülmemektedir (2)”(s.112).
Özellikle
reklamlarla hastalık sayılmayan bu soruna dikkat çekilmekte ve ilaç kullanımı
reklamlar vasıtasıyla teşvik edilmektedir. “Bu reklamlar sadece ilaç satmakla
kalmıyor, bu ilaçlarla ilişkili hastalıkları da satıyorlar. PMDD için
hazırlanan alışveriş sepetli reklam, milyonlarca insana daha önce duymadıkları
hastalıkları öğretmek için tasarlanmış, yeni bir reklam yönteminin parçasıdır.
Kanunlar, ilaç reklamlarında sunulan fayda ve riskleri -çok sıkı olmasa da-
denetlemektedir; ancak, hastalıklarla ilgili iddialarda bulunmak herkes için
serbesttir”(s.113).
Bölümün
son paragafı yine gelecek konuya
gönderme yapmış: “Bu hastalıkların en tartışmalı olanı PMDD değil; ilaç devinin
her sekiz kişiden birini etkilediği iddiasıyla gündeme soktuğu başka bir muğlak
psikiyatrik hastalıktı. Yeni hastalığın lansmanını yapmak için GSK, dünyanın en
büyük iletişim şirketlerinden biriyle çalışmaya başladı. Bu şirket, sonradan
ödül alacak bir halkla ilişkiler kampanyası yürütecek ve hastalık satışında
tarihi bir olaya imza atacaktı”(s.127).
Yedinci
bölüm: “Toplumsal Algıyı Biçimlendirmek”: Sosyal Anksiyete. “Paxil’in üreticisi
GSK, az bilinen ve bir zamanlar nadiren görüldüğüne inanılan psikolojik bir
durumu almış; bir yıldan daha kısa bir sürede onu sosyal anksiyete adı verilen
büyük bir salgına dönüştürmüştü. Şirket bir ara rahatsızlığın her sekiz
Amerikalıdan birini etkilediğini bile iddia etmişti (3). Bu dönüşüm sonunda
Paxil, yıllık 3 milyar dolarlık satış rakamı ile dünyanın en çok satan
antidepresanı oldu. Deborah’ın televizyonda gördüğü reklamlar buzdağının
yalnızca görünen kısmıydı; sosyal ortamlardaki utangaçlık ve huzursuzlukla
ilgili toplumsal algıyı değiştirmeyi hedefleyen çok katmanlı bir kampanyanın en
göze çarpan kısmı... İlaç devi bunu başarabilmek için dünyanın en büyük
iletişim şirketlerinden biri olan WPP ve onun halka ilişkiler şirketi, Cohn
& Wolfe ile anlaşmıştı”(s.130). Görüldüğü gibi burada da halkla ilişkiler
faaliyetiyle kitle etki altına alınıyor ve yeni bir hastalık algısı oluşturularak
ilaç satışı yapılıyor. Üstelik ilacın ciddi yan etkileri göz ardı edilerek
halkla ilişkiler pazarlama stratejisi uygulanıyor.
“Ödüllü
Cohn & Wolfe kampanyasının tek eksik yanı ilacın yan etkilerinin
anlatıldığı kapsamlı ve doğru bilgiler içeren bir dosya değildi. Halkla
ilişkiler şirketinin dosyası durumla ilgili önemli bilgileri vermeyi de
atlamıştı. Sadece hikayenin bir kısmını anlatıyordu. Bu hastalığın bilinen
genel adı sosyal anksiyete değil sosyal fobiydi. Sosyal fobi, çok az sayıda
insanı etkileyen ve sosyal ortamlardan uzak durmalarına sebep olan, az
rastlanan psikiyatrik bir durum olarak biliniyordu. İlk kez 19. yüzyılın sonlarına
doğru Fransız araştırmacılar tarafından tanımlanmıştı (20). Güncel psikiyatri
kitaplarında sosyal anksiyete adında bir hastalığı bulmanız mümkün değildir”(s134).
Bölümde
geçen şu paragraf izlenen stratejiyi tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriyor: GSK’nın
sosyal anksiyete kampanyası, hafif bir hastalığı olan, hatta bazen hiçbir
sorunu olmayan insanlara ciddi psikiyatrik sorunları olabileceğinin söylendiği
kampanyalardan sadece biridir. Menopozun mutlaka tedavi edilmesi gereken bir
hormon eksikliği olarak pazarlanması kampanyasında da gördüğümüz gibi, satış
stratejisinin bir bölümü de ünlü insanların kullanılmasını içermektedir. Sosyal
anksiyetenin pazarlama kampanyasında da ünlü sporcu Rick Williams’ın nezdinde
Amerikan futbolu kullanılmıştır. Amerikan futbolundaki başarısına rağmen,
Williams aslında çok utangaç bir insandır. Kaliforniya’da bir karavan parkında
yaşayan Deborah Olguin gibi, Williams da bir televizyon reklamı izledikten
sonra kendisindeki sorunun aslında bir zihin hastalığı olduğunun farkına
varmıştır (39).(s.139).
Ve
yine yazarlar, bölüm sonunda anlamlı toplumsal tahlil içeren tespitleriyle
birlikte gelecek bölümde ele alacakları konuya gönderme yapıyorlar: “Toplumların
ve bireylerin sağlığının, serotonin seviyeleri ve kaç tane ilaç aldıkları
dışında çok daha çeşitli etkenlerle belirlendiğini öne süren bilimsel kanıtlar
vardır (60). Eğitim, çevre, ekonomi ve eşitsizlikle ilintili etkenlerin sağlık
üstünde büyük etkileri bulunur. Halkın ve hükümetteki karar mercilerinin
dikkatini dar odaklı kimyasal sebeplere ve ilaç tedavisine çekmeye çalışmak,
daha fazla insanı mutlu, sağlıklı kılmak için daha güvenli, ucuz, ve verimli
yolların göz ardı edilmesine yol açabilir. Bu şekilde çarpıtılmış tartışmalara
verilebilecek en iyi örnek, kırılmaları önlemek için kemik yoğunluğunu ölçme
saplantısıdır”(s.145).
Sekizinci
bölüm: “Piyasayı Test Etmek”: ‘Osteoporoz’. Düşmeye bağlı kalça kırılmaları tüm
dünyada her yıl milyonlarca yaşlı insanı etkileyen büyük bir kamu sağlığı
meselesidir (3). “Kalça kırıkları, insanlar kadar sağlık sistemleri için de
büyük bir yüktür. Genelde bu durum insanlar iyice yaşlandıklarında meydana
gelir ve artık o insanın ömrünün sonuna gelmesiyle ilişkilendirilir. Oysa yaşam
tarzını, beslenme alışkanlıklarını değiştirerek ve evde birkaç düzenleme
yaparak kalça ve diğer kemik kırılmalarını engellemek mümkündür. Fakat son
yıllarda kemik yoğunluğu azalmasını yavaşlatan, kârlı ilaçların piyasaya
sürülmesiyle, kemik yoğunluğu ölçümlemesine gittikçe artan bir önem
verilmektedir. Kar yığınının altında kalan buz gibi düşmeler de (kalça
kırıklarına yol açan temel sorunlardan biri), testleri ve ilaçları ön plana
çıkarmaya çalışan insanların hevesleri altında gömülü kalmıştır. Amerikalılar
2003 yılında kemik yoğunluğu azalmasını yavaşlatan Fosamax adlı osteoporoz
ilacına 1.7 milyar dolar harcadılar. Muhtemelen bundan çok daha az bir para,
yaşlı insanların düşmesini engellemek için düzenlenen bir bilinçlendirme
kampanyasına harcanmıştır (4).”(s.148).
Halbuki
kemik kırılmaları hayat tarzı(hareketli yaşam, açık havada, güneşte
aktiviteler) ve beslenme alışkanlıkları
değiştirilerek çözülebilecek bir kamu sağlığı problemidir. Bu noktada sosyal
sorumluluk faaliyetleri yürütüleceğine hastalık tacirliği yapılıp ilaç
endüstrine kar kazandırılmaktadır. Ayrıca insanlar kemik yoğunluğu ölçüm
testine yönlendirilmektedir.
Bölüm
sonunda yine yazarlar bir sonraki bölümle bağlantıyı kuruyor: “Osteoporoz ya da
başka bir vakada ilaç kullanıma dair daha mantıklı bir tartışma zemini
arayanların karşılarına çıkan sorunlardan biri de sağlık alanındaki bazı önemli
kamu kuruluşlarının ilaç şirketlerinin etkisi altında olmasıdır. Belki de
ABD’deki en iyi ama en üzücü örnek, bir zamanlar korkusuz bir bekçi köpeği
olduğu düşünülen ama şimdi uysal bir yavru köpek gibi söz dinleyen FDA yani
Gıda ve İlaç Kurulu’dur”(s.161).
Dokuzuncu
bölüm: “Bekçi Köpeğine Kemik”: ‘İritabl Bağırsak Sendromu’. “Uzun süredir
eğitmen bir doktor olan, bilimsel araştırmalarda çalışan ve hastalarla
ilgilenen Stolley insanların küçük bir yüzdesi için iritabl bağırsak
sendromunun şiddetli ve sarsıcı olabileceğini biliyordu; fakat çoğu insan için
iritabl bağırsak sendromunun belirtileri hafif ve geçici idi (7). Stolley ve
FDA’daki diğer ilaç güvenliği uzmanları, ilacı kullanan bazı insanlarda ilacın
tedavi etmesi beklenen belirtilerden çok daha tehlikeli yan etkilerinin ortaya
çıktığı sonucuna vardılar. Ama PDA ilacın satışını resmi olarak onayladığı için
bu ölümcül olma potansiyeline sahip ilaç, aslında sağlıklı olan milyonlarca
insana pazarlanabiliyordu”(s.165).
İrritabl
Bağırsak Sendromu tedavisi için kullanılan Loterex insanlarda çok ciddi yan
etkiler yapmış hatta ölümlere yol açmıştır. İlaç toplatıldı. Ama ilginç olan
sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi 2002 Aralık’tan önce ilaç, ABD piyasasına geri
döndü. “Dünya çapında tıp kuruluşlarında çalışan bazı yöneticiler FDA’nın Lotronex’i ele alışını, gittikçe
artan ve kamu bekçi köpeklerinin bağımsızlıklarını ciddi bir şekilde yıpratan
endüstri baskısının bir örneği olarak değerlendirmekteler (21). Eleştirmenlere
göre Lotronex’in tekrar onaylanması kurumsal finansmana olan bağımlılığı
açısından FDA’nın meşruluğu ile ilgili bir krizin habercisiydi. 1992’den beri
ABD’de ilaç şirketleri yeni ilaçlarının değerlendirilmesi için para ödüyor.
Bunun karşılığında daha çabuk sonuç alıyorlar ve bu vakada FDA ve GSK
ilişkisinde gördüğümüz gibi, denetçilerle daha çok iletişim halinde oluyorlar.
Kamu fonları kurulun gittikçe artan sorumluluklarıyla başa çıkamadığı için on
yıl sonra FDA’nm ilaç incelemeleri için harcadığı paranın yarıdan fazlası ilaç
şirketleri tarafından ödenmektedir (22)”(s.170).
Ve
yine bölüm sonu güzel bir tespit ve yeni son bölüme başlangıç: “Eğer hastalık
satışıyla mücadele yakında başlayacaksa, bu mücadeleyi gri beton ve cam bina
içindeki FDA ya da şirket paralarına bağımlı diğer denetleme kurulları
başlatmayacaktır. Ama yine de bu mücadele başka yerlerde başladı. Belki de bu
mücadelelerin en yaratıcısı, şirket destekli hastalık yaratmanın en yeni ve en
açık örneği olan kadınlarda cinsel işlev bozukluğundan ortaya
çıkmıştır”(s.179).
Son
bölüm, onuncu bölüm: “Parlak Buluş”: ‘Kadınlarda Cinsel İşlev bozukluğu’.
Kadınların neredeyse yarısının “cinsel işlev bozukluğu - FSD” denen bir
rahatsızlıktan mustarip olduğunu öne süren, şirket destekli iddialar birçok
araştırmacıyı öfkelendirmiş ve tıp dünyası içinde alternatif bir görüşün ortaya
çıkmasına sebep olmuştu. Yüzde 43 rakamını destekleyenler altın madeni
bulduklarını düşünmüş olabilirler ama planları geri tepecekti(s.182).
“Cinsel
sorunlar konusunda uzmanlaşmış ve zaman zaman ilaç şirketleri ile çalışmış bir
araştırmacı olan Bancroft, birçok durumda cinsel isteksizliğin stres, yorgunluk
ve eşlerinin tehditkâr davranışları karşısında kadınların verdiği sağlıklı ve
işlevsel bir tepki olduğunu iddia ediyor”(s.192).
Leonere Tiefer de bu husuta mücadele veren ve mücadeleyi kazanan bilim
insanlarından biri. “Leonore Tiefer, Orlando’da prestijli “Seçkin Bilimsel
Başarı” ödülünü aldı (34). Ödülünü alırken “Bu akşam olmaz hayatım, köpek
testosteron bandımı yedi” konuşmasını yaptı. Bir gece önce, Kanada’da yapılacak
New View konferansı için para toplama kampanyası düzenledikleri küçük bir yerel
tiyatroda konuşmuştu. Bu konferansta beş yıllık kampanyasını sonlandırmayı
düşünüyor. Tiefer, zaman içinde kadın cinsel işlev bozukluğu satışına yönelik
eleştirel ve kuşkucu yaklaşımın kayda değer oranda arttığından emin, zaferini
gururla ilan edecek”(s.198).
Yazarların
da vurguladığı gibi testosteron bandı aşırıya kaçan ve gerçekten kontrolsüz
ilaç pazarlama faaliyetlerinin ters etkilerine verilebilecek en iyi örnek
olabilir.
Yazarlar
son bölümde yine önemli bir hususa vurgu yapıyorlar: “Burada bildik bir problem
var. Milyarlarca dolar ve avro, testosteron ya da başka bir ilaçla asla
düzeltilemeyecek cinsel sorunları çözmeye çabalarken harcanacak. Ve bu
milyarların dünyada bol miktarda bulunan gerçek hastalıkların tedavisi veya
engellenmesi, su kaynaklarının temizlenmesi, bisiklet ve yürüyüş yollarının,
kadın sığınma evlerinin yapılması, yetişkinler için cinsel eğitimin
desteklenmesi ve sorunlu bölgelerde işsizliğin azaltılması için harcanması
aslında çok daha faydalı olacaktır (33). Daha fazla önem vermemiz gereken bir
soru sağlıkla ilgili harcama önceliklerimizde köklü değişiklikleri nasıl
yapabileceğimizdir”(s.198).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder