NİL GÜREL

17 Ocak 2022 Pazartesi

“SATILIK HASTALIKLAR” KİTABININ DEĞERLENDİRİLMESİ

 “SATILIK HASTALIKLAR” KİTABININ DEĞERLENDİRİLMESİ

 

Ele alacağım kitap Ray Moynihan ve Alan Cassels’ın “Satılık Hastalıklar” kitabı. 2020 yılında hayykitap acil serisi İstanbul’da basılmış. 5. Baskı. Kitabın değerlendirmesine geçmeden önce yazarları tanıyalım.

Avustralyalı yazar Ray Moynihan, sağlık alanında dünyanın önde gelen gazetecilerinden biridir. Sydney Morning Herald, Australian Financial Review, British Medical Journal, Lancet, New England, Journal of Medicine gibi dergi ve gazetelerde yazan Moynihan’ın birçok ödülü bulunmaktadır.

Kanadalı araştırmacı ve yazar Alan Cassels ilaç politikaları üzerine uzmanlaşmıştır. Araştırmalarını Victoria Üniversitesi bünyesinde sürdüren Cassels, ilaç sektörü uygulamalarının doktorlar, yasama organları ve tüketiciler üzerine etkileri ile ilgili raporlar hazırlamaktadır.

Yazarların kitapta ana fikri, hastalıkların piyasa profesyonelleri tarafından yaratılıp bu olmayan hastalıkların halkla pazarlanarak halkın hangi teknik ve taktiklerle kandırıldığını ortaya koyup irdelemektir. Kitapta bu bağlamda hangi ortaklıkların kurulduğunu ve hangi metodlarla insanların ikna edildiğini içeren on bölüm yer almaktadır. Gelin kandırma stratejilerine bölüm bölüm birlikte bakalım.

İlk bölümde yazarlar “hedef kitle ‘herkes’” temasını “yüksek kolesterol” hastalığı bağlamında ele almışlardır. Günümüzde kolesterol ilaçlarına harcanan para inanılmaz boyutlardadır. Peki neden bu kadar para harcanıyor? Kolesterol çok mu korkunç bir şey? “Tıp dünyasında yaygın kabul gören bir ifadeye göre, kolesterol kalp krizi geçirme olasılığını etkileyen birçok etmenden sadece bir tanesidir. Buna rağmen, kolesterol konusu büyük ilgi görüyor çünkü kandaki seviyesini ilaç tedavisiyle düşürmek mümkün. Bira veya kola markalarıyla yarışabilecek kadar da yüksek tanıtım bütçeleri var”(s.22).

En son kolesterol kılavuzunu yazan dokuz uzmandan sekizi ilaç şirketleriyle içli dışlı. Bu uzmanlar verdikleri demeç ve faaliyetlerde kolesterolü öcü gibi göstermekte. Diğer yandan Lisa Schwartz gibi hekimler de bu durumdan rahatsız. “Herkesi kolesterolden korkuttuk” diyor Schwartz ve devam ediyor: “Bu korkuyla başa çıkmak için en kolay yol olarak da ilaçlar öneriliyor. Asıl hedefin kolesterol sayılarınızı düşürmek olduğunu sanıyorsunuz. ‘Önemli olan kolesterol rakamınız’ sloganını duyuyorsunuz ama işin aslı böyle değil. Önemli olan, kalp hastalığı riskinizi düşürüp düşürmediğiniz. Kolesterol hastalığın kendisiymiş gibi gösterildiğinden, tedavinin başarısını kolesterolünüzün düşmesiyle tanımlayabilirsiniz. Sanki kolesterolün kendisi asıl sorunmuş gibi!” Buradaki sorun, salt kolesterol seviyesini değil, kalp hastalığı, inme ve erken ölümleri azaltacak etkin yöntemler bulmaktır. Bazı insanlar için, ilaçla kolesterollerini düşürmenin büyük faydası olacağına şüphe yoktur. Diğerleri içinse, ilaç kullanımı fayda vermeyen, israfa yol açan, hatta kendilerine zarar veren bir yöntem olabilir”(s.31).  

Görüldüğü gibi korku çekiciliği stratejisi kullanılarak gereksiz yere insanlara kolesterol ilacı yazılmaktadır. İlaç endüstrisi çarkı dolayısıyla kapitalist sistem dönsün diye…

Yazarlar ilk bölümün sonunda şöyle diyor: “Belki de, kolesterol, kalp hastalığı veya başka bir sağlık sorunu hakkında daha mantıklı bir tartışmanın önündeki en büyük engel, tavsiyeleri için başvurduğumuz -doktorlarımız gibiinsanlardan birçoğunun ilaçların üreticileri ile bağlantılı olması... Bu bağlantı yılda birkaç yüz bin dolarlık bir bordro da olabiliyor, birkaç sıcak çörek de... “(s.39). Böylece ikinci bölümdeki konuya geçiş yapıyorlar: “Doktorlara yakın markaj” temasıyla “Depresyon” u ele alıyorlar. 

Depresyonun zihindeki seretonin eksikliğinden kaynaklandığı empoze edilerek “klinik olarak belirgin” bir  rahatsızlığı olmadığı halde antideprasan ilaçlar verilmektedir. Ve bu ilaçların çok ciddi yan etkileri vardır. Hatta intihara kadar sürükleyebilmektedir. İlaç firmaları psikiyatri uzmanlarıyla işbirliği yaparak ilaçların pazarlamasını yapmaktadır.

Kitapta geçen bir bölüm izlenen stratejiyi çok güzel özetliyor:

“Amerikan Psikiyatri Derneği’nin New York’taki kongresine dönersek, “Bedava Yemeklere Son” kampanyasının henüz her yerde benimsenmediğini görüyoruz. Psikiyatristlerin bu geceki programı Sheraton’ın balo ssalonunda bir fikir babasının endişe bozukluğu konusunda anlatacaklarını dinlemek (68). İster depresyon, ister başka bir konuda olsun fikir babalarından oluşan sürüyü geliştirmek, endüstrinin kullandığı en stratejik pazarlama yöntemlerinden biri. Bu ağılın kalitesi Michael Oldani gibi ilaç temsilcilerinin uzun uğraşlarına bağlı. Genç bir doktorun çalışma arkadaşlarını etkileme potansiyeli bu temsilcilerin günlük ziyaretleri sırasında belirleniyor. Gelecek vaat eden adayları, ilaç temsilcileri potansiyel fikir babaları olarak seçerler. Önce, bu adayları sınamak için küçük konuşma görevleri verilir. Daha sonra, eğer değerlerini kanıtlarlarsa, küçük çaplı toplantılarda en son çıkan ilacı düzenli olarak anlatmaları için para almaya başlarlar. Biraz da şansı olanlar, kendilerini en sonunda uluslararası meslektaşlarına veya APA kongresi gibi kongrelerde en yeni hastalıklardan bahsedip, binlerce dolar kazanacağı “sözcüler bürosunda bulabilir”(s.55).

Bölümün sonunda; “Bunlara rağmen bazen, hayatın en doğal gelişmeleri bir hastalıkmış gibi pazarlanıyor ve ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılıyor. Bazen de pazarlama, ünlü simaların çığırtkanlığından aldığı görülmez destekle daha güçlü ve etkili bir hale getiriliyor”(s.56) denilerek 3. Bölüm konusuna geçiliyor. “Ünlülerle İşbirliği”: “Menopoz”. İlaç pazarlaması alanında Lesa Henry bir adım önde görülür. Sağlık meseleleri ve bunlara iyi gelecek ilaçlar hakkında “tüketicilerin eğitilmesi’nde şöhretlerin değerinin farkına varan ilk pazarlamacıdır (2). Wyeth’in en önemli darbelerinden biri de, kadınların hayatında yumurtlama ve adet görmenin sona erdiği dönem olan menopoz hakkında toplumu “bilinçlendirmek” için tanınmış manken Lauren Hutton ile çalışması oldu. Hutton’ın bilindik yüzü hem menopozun “tehlikelerini”, hem de Wyeth hormon ilaçlarının “vaatlerini” anlatan devasa pazarlama kampanyasının ön saflarında yer aldı(s:57). Reklam kampanyanlarında menepoz bir hastalık olarak gösteriliyor ve menopozda kadınların karşılaşacakları sağlık tehditleri “Alzheimer, kalp krizleri, kemik erimesi gibi abartılarak sunuluyor. Halbuki bilimsel araştırmalar göstermiştir ki asıl bu ilaçlar kalp krizi ve inmeye yol açabilmektedir. Ayrıca resimlerde sağlıklı, dikkat çekici  vücutlara sahip kadın oyunculara ve mankenlere yer verilmiştir.

Bölümün sonunda yazarlar; “Uzmanlara göre, bir kadının hayat değişiminin sahiplenilmesi, olağan bir insani tecrübenin, tedavi edilebilen tıbbi bir soruna dönüştürülmesine mükemmel bir örnek. Bu dramın başrol oyuncuları ilaç şirketleriyle aralarında kuvvetli bağlar bulunan birinci sınıf şöhretler... Daha sonra göreceğimiz gibi, dünyanın en çok bilinen hasta toplulukları da dramın bir parçası”(s.74). diyerek dördüncü bölüme gönderme yapıyorlar: “Hastalarla ortaklık”: ‘Dilkkat eksikliği sendromu’. İlaç şirketlerinin izlediği bir strateji de aynı hastalıktan mustarip bizden birilerinin de ilaçla şifaya kavuştuğunu insanların gözüne sokmaktır. Bu konuda bölümde yer alan çarpıcı bir örnek şöyle: “Maryland’deki CHADD golf organizasyonunda, Amerika çapında Olimpiyat Oyunları sunumuyla tanınan spor spikeri Johnny Holliday de yer alıyordu. Kulübe bir tur golf oynamak ve kutlamaları yönetmek üzere gelmişti. Kendisinin de yakınlarda oturduğunu açıklayan Holliday, ücret almadan görev yaptığı bu etkinliğe katıldığı için mutluluk duyduğunu dile getirmişti. Kendi kızı da, hastalığı sekizinci sınıfta keşfedilen bir ADD hastasıydı. British Medical Journal muhabirine şöyle demişti: “Onun ve ebeveynlerinin yaşadığı hayal kırıklığını çok iyi biliyorum” (6). Holliday’in dediğine göre kızı okul döneminde sınavlarda başarılı olmak için ilaç kullanmıştı. “İlaçlar işe yarıyordu,” diyen Holliday golf arabasına atlayıp, kızının üniversiteden dereceyle mezun olduğunu tüm babalık gururuyla ifade etmişti”(s.77). “Depresyon hastalığında olduğu gibi, bu durumda da sorunların beyindeki biyolojik ve kimyasal problemlerden mi, yoksa fiziksel, sosyal, kültürel ve ekonomik etkenlerin bir araya gelmesiyle mi ortaya çıktığı konusunda bir belirsizlik mevcuttur”(s.77).

Bölüm sonunda yine sonraki bölümde irdelenecek konu anlaşılıyor: “Hayatın olağan akışında görülebilecek belirtilerin ilaçla tedavisi için milyarların harcanması sadece ADD gibi üzerinde uzlaşılamayan rahatsızlıklar için geçerli değil. Yüksek tansiyon gibi çok daha iyi bilinen sağlık sorunları için dahi, durumun aslında hastalık mı, yoksa gelecekteki hastalık için risk etmenlerinden birisi mi olarak tanımlanacağıyla ilgili hararetli tartışmalar yaşanıyor. Bireylerin sağlıkları ve topluma maliyeti açısından bakıldığında hiç ilaç kullanmamak daha faydalı olabilecekken, acaba haddinden fazla insana mı hasta damgası vurulup ilaç yazılıyor?” İşte  beşinci bölüm: “Sayılarla oynamak”: ‘Yüksek Tansiyon’.

“Aslında bu ilaçların pazarlanmasında etkilerinin abartılması “gerekli” çünkü normalde hiç hasta olduğunu düşünmeyecek insanların kullanımı hedefleniyor. Yüksek kan basıncı ile, aslında sağlıklı olan potansiyel hastalar havuzu genişletildi. Yeni resmi kılavuz kitaplara göre yepyeni bir hastalık kategorisi ortaya çıktı: “prehipertansiyon””(s.98)

“Bu konuda uzmanlaşmış bazı doktorlar ise tansiyon rakamlarını gittikçe daha düşük hale getirme taraftarı değil. İlaçların rolü konusunda sıkı bir eylemci olan Wake Forest Üniversitesi’nden Prof. Curt Furberg “yüksek” tansiyon tanımına gittikçe daha küçük sayıların dahil edilmesinden endişe duyuyor. Zaman içinde milyonlarca sağlıklı insan hasta olarak nitelendirildi. En son kılavuz kitapların “artık çok ileri gittiğini” söylüyor (10). Aslında genç, sağlıklı ve düşük risk taşıyan birinin sırf tansiyonu 16 çıktı diye “hasta” sayılamayacağını söylüyor. Bu saygın kalp uzmanına göre tansiyon sadece bir ölçüt ve bir risk faktörü”(s.99).

Kişinin tansiyonu psikolojik faktörler nedeniyle aniden yükselebilir. Hele ki doktor gibi bir otorite karşısında ya da hastane korkusu nedeniyle tansiyonu fırlayan çok sayıda insan vardır. Yani “yüksek tansiyon” da rakamlarla abartılmış hastalık kategorilerinden biri olmuş çıkmıştır.

Altıncı bölümün konusu ise; ”Reklam Hastalığı”: “‘Regl Öncesi Disforik Bozukluk’. FDA, Birleşik Devletler’de PMDD hastalığının var olduğunu kabul etmiş; Lilly’nin Prozac’ının ve benzer antidepresanların hastalığın tedavisinde kullanılmasını onaylamıştır. Ancak, dünyanın diğer yerlerinde PMDD resmi olarak tanınmış bir hastalık bile değildir. Dünya Sağlık Örgütü’nün Uluslararası Hastalık Kategorileri’nde ayrı bir rahatsızlık olarak listelenmez (1). Hatta Birleşik Devletler’de bile, Endicott, Lilly ve başkalarının çabalarına rağmen PMDD, psikiyatristlerin hastalık elkitabında (DMS) sadece kısmen listelenmiştir ve bu yüzden resmi bir hastalık kategorisi olarak görülmemektedir (2)”(s.112).

Özellikle reklamlarla hastalık sayılmayan bu soruna dikkat çekilmekte ve ilaç kullanımı reklamlar vasıtasıyla teşvik edilmektedir. “Bu reklamlar sadece ilaç satmakla kalmıyor, bu ilaçlarla ilişkili hastalıkları da satıyorlar. PMDD için hazırlanan alışveriş sepetli reklam, milyonlarca insana daha önce duymadıkları hastalıkları öğretmek için tasarlanmış, yeni bir reklam yönteminin parçasıdır. Kanunlar, ilaç reklamlarında sunulan fayda ve riskleri -çok sıkı olmasa da- denetlemektedir; ancak, hastalıklarla ilgili iddialarda bulunmak herkes için serbesttir”(s.113).

Bölümün son paragafı  yine gelecek konuya gönderme yapmış: “Bu hastalıkların en tartışmalı olanı PMDD değil; ilaç devinin her sekiz kişiden birini etkilediği iddiasıyla gündeme soktuğu başka bir muğlak psikiyatrik hastalıktı. Yeni hastalığın lansmanını yapmak için GSK, dünyanın en büyük iletişim şirketlerinden biriyle çalışmaya başladı. Bu şirket, sonradan ödül alacak bir halkla ilişkiler kampanyası yürütecek ve hastalık satışında tarihi bir olaya imza atacaktı”(s.127).

Yedinci bölüm: “Toplumsal Algıyı Biçimlendirmek”: Sosyal Anksiyete. “Paxil’in üreticisi GSK, az bilinen ve bir zamanlar nadiren görüldüğüne inanılan psikolojik bir durumu almış; bir yıldan daha kısa bir sürede onu sosyal anksiyete adı verilen büyük bir salgına dönüştürmüştü. Şirket bir ara rahatsızlığın her sekiz Amerikalıdan birini etkilediğini bile iddia etmişti (3). Bu dönüşüm sonunda Paxil, yıllık 3 milyar dolarlık satış rakamı ile dünyanın en çok satan antidepresanı oldu. Deborah’ın televizyonda gördüğü reklamlar buzdağının yalnızca görünen kısmıydı; sosyal ortamlardaki utangaçlık ve huzursuzlukla ilgili toplumsal algıyı değiştirmeyi hedefleyen çok katmanlı bir kampanyanın en göze çarpan kısmı... İlaç devi bunu başarabilmek için dünyanın en büyük iletişim şirketlerinden biri olan WPP ve onun halka ilişkiler şirketi, Cohn & Wolfe ile anlaşmıştı”(s.130). Görüldüğü gibi burada da halkla ilişkiler faaliyetiyle kitle etki altına alınıyor ve yeni bir hastalık algısı oluşturularak ilaç satışı yapılıyor. Üstelik ilacın ciddi yan etkileri göz ardı edilerek halkla ilişkiler pazarlama stratejisi uygulanıyor.

“Ödüllü Cohn & Wolfe kampanyasının tek eksik yanı ilacın yan etkilerinin anlatıldığı kapsamlı ve doğru bilgiler içeren bir dosya değildi. Halkla ilişkiler şirketinin dosyası durumla ilgili önemli bilgileri vermeyi de atlamıştı. Sadece hikayenin bir kısmını anlatıyordu. Bu hastalığın bilinen genel adı sosyal anksiyete değil sosyal fobiydi. Sosyal fobi, çok az sayıda insanı etkileyen ve sosyal ortamlardan uzak durmalarına sebep olan, az rastlanan psikiyatrik bir durum olarak biliniyordu. İlk kez 19. yüzyılın sonlarına doğru Fransız araştırmacılar tarafından tanımlanmıştı (20). Güncel psikiyatri kitaplarında sosyal anksiyete adında bir hastalığı bulmanız mümkün değildir”(s134).

Bölümde geçen şu paragraf izlenen stratejiyi tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriyor: GSK’nın sosyal anksiyete kampanyası, hafif bir hastalığı olan, hatta bazen hiçbir sorunu olmayan insanlara ciddi psikiyatrik sorunları olabileceğinin söylendiği kampanyalardan sadece biridir. Menopozun mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hormon eksikliği olarak pazarlanması kampanyasında da gördüğümüz gibi, satış stratejisinin bir bölümü de ünlü insanların kullanılmasını içermektedir. Sosyal anksiyetenin pazarlama kampanyasında da ünlü sporcu Rick Williams’ın nezdinde Amerikan futbolu kullanılmıştır. Amerikan futbolundaki başarısına rağmen, Williams aslında çok utangaç bir insandır. Kaliforniya’da bir karavan parkında yaşayan Deborah Olguin gibi, Williams da bir televizyon reklamı izledikten sonra kendisindeki sorunun aslında bir zihin hastalığı olduğunun farkına varmıştır (39).(s.139).

Ve yine yazarlar, bölüm sonunda anlamlı toplumsal tahlil içeren tespitleriyle birlikte gelecek bölümde ele alacakları konuya gönderme yapıyorlar: “Toplumların ve bireylerin sağlığının, serotonin seviyeleri ve kaç tane ilaç aldıkları dışında çok daha çeşitli etkenlerle belirlendiğini öne süren bilimsel kanıtlar vardır (60). Eğitim, çevre, ekonomi ve eşitsizlikle ilintili etkenlerin sağlık üstünde büyük etkileri bulunur. Halkın ve hükümetteki karar mercilerinin dikkatini dar odaklı kimyasal sebeplere ve ilaç tedavisine çekmeye çalışmak, daha fazla insanı mutlu, sağlıklı kılmak için daha güvenli, ucuz, ve verimli yolların göz ardı edilmesine yol açabilir. Bu şekilde çarpıtılmış tartışmalara verilebilecek en iyi örnek, kırılmaları önlemek için kemik yoğunluğunu ölçme saplantısıdır”(s.145).

Sekizinci bölüm: “Piyasayı Test Etmek”: ‘Osteoporoz’. Düşmeye bağlı kalça kırılmaları tüm dünyada her yıl milyonlarca yaşlı insanı etkileyen büyük bir kamu sağlığı meselesidir (3). “Kalça kırıkları, insanlar kadar sağlık sistemleri için de büyük bir yüktür. Genelde bu durum insanlar iyice yaşlandıklarında meydana gelir ve artık o insanın ömrünün sonuna gelmesiyle ilişkilendirilir. Oysa yaşam tarzını, beslenme alışkanlıklarını değiştirerek ve evde birkaç düzenleme yaparak kalça ve diğer kemik kırılmalarını engellemek mümkündür. Fakat son yıllarda kemik yoğunluğu azalmasını yavaşlatan, kârlı ilaçların piyasaya sürülmesiyle, kemik yoğunluğu ölçümlemesine gittikçe artan bir önem verilmektedir. Kar yığınının altında kalan buz gibi düşmeler de (kalça kırıklarına yol açan temel sorunlardan biri), testleri ve ilaçları ön plana çıkarmaya çalışan insanların hevesleri altında gömülü kalmıştır. Amerikalılar 2003 yılında kemik yoğunluğu azalmasını yavaşlatan Fosamax adlı osteoporoz ilacına 1.7 milyar dolar harcadılar. Muhtemelen bundan çok daha az bir para, yaşlı insanların düşmesini engellemek için düzenlenen bir bilinçlendirme kampanyasına harcanmıştır (4).”(s.148).

Halbuki kemik kırılmaları hayat tarzı(hareketli yaşam, açık havada, güneşte aktiviteler)  ve beslenme alışkanlıkları değiştirilerek çözülebilecek bir kamu sağlığı problemidir. Bu noktada sosyal sorumluluk faaliyetleri yürütüleceğine hastalık tacirliği yapılıp ilaç endüstrine kar kazandırılmaktadır. Ayrıca insanlar kemik yoğunluğu ölçüm testine yönlendirilmektedir.

Bölüm sonunda yine yazarlar bir sonraki bölümle bağlantıyı kuruyor: “Osteoporoz ya da başka bir vakada ilaç kullanıma dair daha mantıklı bir tartışma zemini arayanların karşılarına çıkan sorunlardan biri de sağlık alanındaki bazı önemli kamu kuruluşlarının ilaç şirketlerinin etkisi altında olmasıdır. Belki de ABD’deki en iyi ama en üzücü örnek, bir zamanlar korkusuz bir bekçi köpeği olduğu düşünülen ama şimdi uysal bir yavru köpek gibi söz dinleyen FDA yani Gıda ve İlaç Kurulu’dur”(s.161).

Dokuzuncu bölüm: “Bekçi Köpeğine Kemik”: ‘İritabl Bağırsak Sendromu’. “Uzun süredir eğitmen bir doktor olan, bilimsel araştırmalarda çalışan ve hastalarla ilgilenen Stolley insanların küçük bir yüzdesi için iritabl bağırsak sendromunun şiddetli ve sarsıcı olabileceğini biliyordu; fakat çoğu insan için iritabl bağırsak sendromunun belirtileri hafif ve geçici idi (7). Stolley ve FDA’daki diğer ilaç güvenliği uzmanları, ilacı kullanan bazı insanlarda ilacın tedavi etmesi beklenen belirtilerden çok daha tehlikeli yan etkilerinin ortaya çıktığı sonucuna vardılar. Ama PDA ilacın satışını resmi olarak onayladığı için bu ölümcül olma potansiyeline sahip ilaç, aslında sağlıklı olan milyonlarca insana pazarlanabiliyordu”(s.165).

İrritabl Bağırsak Sendromu tedavisi için kullanılan Loterex insanlarda çok ciddi yan etkiler yapmış hatta ölümlere yol açmıştır. İlaç toplatıldı. Ama ilginç olan sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi 2002 Aralık’tan önce ilaç, ABD piyasasına geri döndü. “Dünya çapında tıp kuruluşlarında çalışan bazı yöneticiler  FDA’nın Lotronex’i ele alışını, gittikçe artan ve kamu bekçi köpeklerinin bağımsızlıklarını ciddi bir şekilde yıpratan endüstri baskısının bir örneği olarak değerlendirmekteler (21). Eleştirmenlere göre Lotronex’in tekrar onaylanması kurumsal finansmana olan bağımlılığı açısından FDA’nın meşruluğu ile ilgili bir krizin habercisiydi. 1992’den beri ABD’de ilaç şirketleri yeni ilaçlarının değerlendirilmesi için para ödüyor. Bunun karşılığında daha çabuk sonuç alıyorlar ve bu vakada FDA ve GSK ilişkisinde gördüğümüz gibi, denetçilerle daha çok iletişim halinde oluyorlar. Kamu fonları kurulun gittikçe artan sorumluluklarıyla başa çıkamadığı için on yıl sonra FDA’nm ilaç incelemeleri için harcadığı paranın yarıdan fazlası ilaç şirketleri tarafından ödenmektedir (22)”(s.170).

Ve yine bölüm sonu güzel bir tespit ve yeni son bölüme başlangıç: “Eğer hastalık satışıyla mücadele yakında başlayacaksa, bu mücadeleyi gri beton ve cam bina içindeki FDA ya da şirket paralarına bağımlı diğer denetleme kurulları başlatmayacaktır. Ama yine de bu mücadele başka yerlerde başladı. Belki de bu mücadelelerin en yaratıcısı, şirket destekli hastalık yaratmanın en yeni ve en açık örneği olan kadınlarda cinsel işlev bozukluğundan ortaya çıkmıştır”(s.179).

Son bölüm, onuncu bölüm: “Parlak Buluş”: ‘Kadınlarda Cinsel İşlev bozukluğu’. Kadınların neredeyse yarısının “cinsel işlev bozukluğu - FSD” denen bir rahatsızlıktan mustarip olduğunu öne süren, şirket destekli iddialar birçok araştırmacıyı öfkelendirmiş ve tıp dünyası içinde alternatif bir görüşün ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Yüzde 43 rakamını destekleyenler altın madeni bulduklarını düşünmüş olabilirler ama planları geri tepecekti(s.182).

“Cinsel sorunlar konusunda uzmanlaşmış ve zaman zaman ilaç şirketleri ile çalışmış bir araştırmacı olan Bancroft, birçok durumda cinsel isteksizliğin stres, yorgunluk ve eşlerinin tehditkâr davranışları karşısında kadınların verdiği sağlıklı ve işlevsel bir tepki olduğunu iddia ediyor”(s.192).


Leonere Tiefer de bu husuta mücadele veren ve mücadeleyi kazanan bilim insanlarından biri. “Leonore Tiefer, Orlando’da prestijli “Seçkin Bilimsel Başarı” ödülünü aldı (34). Ödülünü alırken “Bu akşam olmaz hayatım, köpek testosteron bandımı yedi” konuşmasını yaptı. Bir gece önce, Kanada’da yapılacak New View konferansı için para toplama kampanyası düzenledikleri küçük bir yerel tiyatroda konuşmuştu. Bu konferansta beş yıllık kampanyasını sonlandırmayı düşünüyor. Tiefer, zaman içinde kadın cinsel işlev bozukluğu satışına yönelik eleştirel ve kuşkucu yaklaşımın kayda değer oranda arttığından emin, zaferini gururla ilan edecek”(s.198).

Yazarların da vurguladığı gibi testosteron bandı aşırıya kaçan ve gerçekten kontrolsüz ilaç pazarlama faaliyetlerinin ters etkilerine verilebilecek en iyi örnek olabilir.

Yazarlar son bölümde yine önemli bir hususa vurgu yapıyorlar: “Burada bildik bir problem var. Milyarlarca dolar ve avro, testosteron ya da başka bir ilaçla asla düzeltilemeyecek cinsel sorunları çözmeye çabalarken harcanacak. Ve bu milyarların dünyada bol miktarda bulunan gerçek hastalıkların tedavisi veya engellenmesi, su kaynaklarının temizlenmesi, bisiklet ve yürüyüş yollarının, kadın sığınma evlerinin yapılması, yetişkinler için cinsel eğitimin desteklenmesi ve sorunlu bölgelerde işsizliğin azaltılması için harcanması aslında çok daha faydalı olacaktır (33). Daha fazla önem vermemiz gereken bir soru sağlıkla ilgili harcama önceliklerimizde köklü değişiklikleri nasıl yapabileceğimizdir”(s.198).

Son bölümde yazarlar soruyor: “Ne Yapabiliriz?”. Ne yapmalı ki bu piyasa tuzaklarına düşmemeli? Öncelikle sorgulayıcı olmalıyız. Reklamlara, iletişim faaliyetlerine şüpheyle yaklaşmalıyız. Konuyla ilgili araştırıma yapmalı eleştirel bakan bilim akademilerinin görüşlerini de almalıyız. Gerçek bilimsel çalışmaların sonuçlarını incelemeliyiz. Koro halinde aynı şeyi söyleyen bu gürültülü hilekarların yükselen seslerinin arasında farklı şeyler söyleyen azınlıkların bastırılmaya çalışılan arka fondaki seslerine odaklanmalıyız. Belki hakikat oradadır. Gizlenen gerçekliğe ulaşmaya çalışmak bizi onların kölesi yapmaktan kurtaracaktır.  Ne dersiniz?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

AKADEMİK VE SOSYAL MEDYA(YAZILARIMI PAYLAŞTIĞIM SOSYAL MEDYALAR) LİNKLERİM

AKADEMİK VE SOSYAL MEDYA(YAZILARIMI PAYLAŞTIĞIM SOSYAL MEDYALAR) LİNKLERİM Çalışmalarımı takip edebileceğiniz, okuyabileceğiniz linkler(Sıra...