NİL GÜREL

30 Mart 2022 Çarşamba

Covid-19 Salgını Obeziteyi De Artıracak

          Covid-19 Salgını Obeziteyi De Artıracak

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız, iki yıllık salgın sürecinde tüm dünyada kilo alım riskinin arttığını kaydetti. Yıldız, “Önümüzdeki 1-2 yıl içinde obezitenin çok daha yüksek rakamlara ulaşabileceğini öngörüyoruz” dedi.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız, Covid-19 salgınının hareket ve beslenme alışkanlıklarını olumsuz etkilediğini belirterek, “Önümüzdeki 1-2 yıl içinde obezitenin çok daha yüksek rakamlara ulaşabileceğini öngörüyoruz.” dedi.

Yıldız yaptığı açıklamada, dünyanın uzun yıllardır “obezite salgını” ile de mücadele ettiğine dikkati çekti.

Obezitenin kronik, tekrarlayıcı ve ilerleyici bir hastalık olduğunu vurgulayan Yıldız, obezitesi olanların Covid-19’a daha sık yakalandığını, daha ağır enfeksiyon geçirdiğini, hastaneye yatış riski, yoğun bakım veya solunum cihazı ihtiyacının yaklaşık 2 kat arttığını, hastanede yatış süresinin de yüzde 80’lere varan oranda uzadığını anlattı.

Yıldız, diğer yandan Covid-19 salgınının da beslenme alışkanlıklarının, uyku düzeninin bozulması, hareketsizlik ve stresin artması gibi etkenler nedeniyle obezite açısından risk oluşturduğunu vurguladı.

https://covid19.tabipacademy.com/2022/03/29/covid-19-salgini-obeziteyi-de-artiracak/

21 Mart 2022 Pazartesi

YAŞAM SANATI KİTABI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

             YAŞAM SANATI KİTABI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

 

Değerlendireceğim kitap ‘Yaşam Sanatı’,  Zygmunt Baumann’a aittir. Ayrıntı Yayınlarına ait kitap 2021 yılı, İstanbul 6.basımdır. Değerlendirmeye geçmeden önce yazarı tanıyalım.

“19 Ekim 1925’te Polonya’nın Poznan şehrinde Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Bauman, postmodern felsefeyi hem sosyoloji alanına uyarlayan hem de genel kuramsal düzeyde değerlendiren yapıtlarıyla tanınır. II.Dünya Savaşı patlak verinceye dek Polonya’da yaşayan Bauman, savaşla birlikte Sovyetler Birliği’ne taşınır ve Varşova Üniversitesinde doktorasını tamamlayarak 1954 yılından itibaren aynı üniversitede sosyoloji dersleri vermeye başlar. Polonya Komünist Partisinden ayrılması ve akabinde politik nedenlerle sosyoloji profesörlük ünvanını kaybetmesini 1868 yılında Polonya’dan sınır dışı edilmesi izler. Bauman, önce İsrail’e oradan da Leeds Üniversitesine bağlı Sosyoloji Kürsüsünün başına geçmek üzere çağrıldığı Britanya’ya geçer. Bu görevini 1971-1990 arası sürdüren Bauman, 9 Ocak 2017’de hayata gözlerini yumar”(Erdem:2020, s.159).

Bauman, kitabında “Mutluluğun Nesi Kötü” diye bir giriş yapmaktadır. Bu sorunun neden insanı şaşırttığına değinir. Bu soruyu sormak aynı buz niye sıcaktır yada gül niye kötü kokar diye sormaya benzer der. Mutluluk her türlü yanlışlığın imkansızlığı değil midir?(s.10).

Ayrıca bu bölümde ekomik refah ile mutluluk sağlanır mı onu da irdeliyor. Buna göre, eldeki bütün ampirik veriler, varlıklı toplumların nüfuslarında, mutlu bir yaşamın temel aracı olduğuna inanılan zenginlik artışı ile mutluluk artışı arasında hiçbir bağlantı olmadığını ortaya koyuyor(s.10).

Sevdiklerinle birlikte yemek pişirip sofranı donattığın bir akşam yemeği lüks bir restoranda yemek yemeye nazaran seni daha mutlu edebilir. Burada Baumann, “öznel mutluluk” kavramına vurgu yapmaktadır.

Kitabının ikinci bölümünde ise şöyle çarpıcı bir ifade geçiyor: “Yaşam bir sanat yapıtıdır” önermesi, (tıpkı ressamların resimlerini ya da müzisyenlerin bestelerini yapmaya çalıştıkları gibi, yaşamınızı güzel, ahenkli, duyarlı ve anlamlı yapmaya çalışmak” türü) bir varsayım ya da nasihat değil, gerçeğin bir ifadesidir. Eğer yaşam bir insan yaşamı ise, yani irade ve seçme özgürlüğüyle donatılmış bir varlığın yaşamıysa, sanat yapıtı olmaması mümkün değildir. “Yapacağım” ifadesinin yerine “yapmalıyım” ı dayatan ve dolayısıyla olası tercih boyutunu daraltan dış güçlerin ezici baskısına nedensel rol atfederek, irade ve seçimin varlığını yadsımaya ve/veya gücünü gizlemeye yönelik her türlü çabaya rağmen, irade ve seçim yaşam biçimi üzerinde iz bırakır(s.74).

Yaşam seçiminizden, seçimler arasındaki seçiminizden ve seçimlerinizin sonuçlarından sorumlu olmak anlamında, bir birey olmak seçim meselesi değil, talihin bir buyruğudur.

Kitabının 3. Bölümü olan “Seçim”de mutluluk arzusunun ortaya çıktığı enerji ya “merkezcil” ya da “merkezkaç” kuvvet biçimini aldığını belirtir. Sonuçta her ikisinin de kesiştiği nokta “merkez” yani mutluluktur. Öteki’ne iyilik etmek beni mutlu ediyorsa burada iki zıtlık durumunun merkezi bir durama kavuştuğunu söyleyebiliriz: Bencillik ve özgecilik.

Mutlu olmak noktasında yaptığımız seçim bir sorumluluktur. Birincisi kendi egonu düşünme ikincisi ise Öteki’ne ilgi ve alaka umudunu ve “başkası için var olma”nın mutluluğunu sunar(s.161).

Sonsöz’de Bauman, hepimizin kendi yaşamımızın sanatçıları olduğunu söylüyor. “Sanatçı olmak, aksi halde biçimsiz ve şekilsiz olacak şeye biçim ve şekil vermek demektir. İhtimalleri manipüle etmek demektir. Aksi halde “kaos” olacak şeye bir düzen dayatmak demektir: Belirli olayları diğerlerinden daha olası hale getirerek, aksi halde kaotik, gelişigüzel, rastgele ve dolayısıyla önceden kestirilme olacak bir grup şeyi “organize etmek” demektir(s.165).

Kitabın sonunda son paragrafında ana fikri de çıkarabiliyoruz. Kendimize mutlu muyum diye sormaktan ziyade yaşama umudunu kaybetmemek, üretmek, çabalamak,  yaşam enerjisini verimli kullanmak en önemli şey olsa gerek.

İşte kitabın son paragrafı:

“Kant’ın teşhisini anımsarsak, mutluluk, aklın değil hayal gücünün bir idealidir. Ayrıca Kant şu uyarıda da bulunmuştu: “İnsanlık denen çarpık çurpuk malzemeden dümdüz bir şey yapılamaz.” Görünen o ki, John  Stuart Mill uyarısında, bu iki hikmeti birleştirmişti: Kendinize mutlu olup olmadığınızı sorduğunuz anda,  artık mutsuzsunuzdur…Muhtemelen antik bilgeler de bu kadarından şüphe etmişti, ancak dum spiro, spero(nefes aldığım müddetçe umudumu yitirmeyeceğim) ilkesinin kılavuzluğunda, sıkı çalışma olmadan, yaşamın yaşamaya değecek hiçbir şey ortaya koymayacağını ileri sürmüşlerdi. Anlaşılan o ki iki binyıl sonra bile, bu önerme güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir(s.175).

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Erdem, R., Sağlık ve Hastalık Sosyolojisi: Düşünürler ve Düşünceler, 2020, Ankara

12 Mart 2022 Cumartesi

Freud, Tanpınar ve Sosyal Linç

Freud, Tanpınar ve Sosyal Linç


“Kitap düşmanlarının ateş yerine, bilgisayar programları kullanacağı günler yakın; temiz ve yıkıcı bir yöntem.”

Fernando Baez’in kaleme aldığı Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi başlıklı kitabında ifade ettiği bu öngörü, başlangıçta mantıklı ve gerçekleşmiş gibi görünse de yazarın muhtemelen “yakın gelecekte otoritelerin, kitapları yakmaya ihtiyacı olmayacak, elektronik olarak sansürleyecekler” düşüncesinden çok daha farklı bir şekilde tezahür ediyor günümüzde. Tam tersine, artık iktidara muhalif olan da bir şekilde kendini ifade edebilecek bir mecra bulabiliyor, eserlerini yayınlatabiliyor, sosyal medya aracılığıyla kendisiyle ideolojik vb. yakınlık içerisinde olduğu gruplardan destek alabiliyor, lobi yapabiliyor. Bu elbette, bizleri sosyal medyanın fikir ve ifade özgürlüğü başta olmak üzere özgür bir ortam oluşturduğu yanılgısına düşürmemeli. Bilhassa Arap Baharı eylemlerinde sosyal medyanın örgütleyici gücü oldukça ilgi çekmiş ve Innis’e rahmet okuturcasına sosyal medya güzellemeleri yapılmıştı. Hayır, günümüzde sansür sadece şekil değiştirdi. Artık fikir ve ifade özgürlüğünün karşısında iki önemli tehlike var. Birincisi fikirlerin bağlamından koparılarak magazinleştirilmesi, ikincisi ise linç. Her ikisi de aslında ceza kanunlarında öngörülen suçların işlenmesi durumunda verilen cezalardan daha caydırıcı. Hapis cezaları, sürgünler, tarih boyunca fikirlerin sadece gereğinden fazla taraftar bulmasını bir müddet erteledi ancak onları öldüremedi. Böyle olmaya da devam edecek. Buna karşılık yukarıda bahsettiğim iki tehlikenin birincisinin modern çağda bilhassa neoliberalizmin hükümranlığında karşılık bulduğunu görüyoruz. Popüler kültür dediğimiz alan zamanında nice sayısız mücadelelerle zemin bulmaya çalışmış fikirler, ideolojiler sanat eserleri vb. kullanılıp atıldığı bir çöplüğe dönüştü adeta. Sisteme muhalif olan sanatçıların yapıtları, ideolojiler hatta dinler bile bir müddet sonra kültür endüstrisinin çarkları içerisinde öğütüldü ve bağlamlarından koparak, içeriğinden, amacından uzaklaşarak birer popüler kültür ve tüketim nesnesine dönüştü. O nedenle artık fikir ve ifade özgürlüğünün önündeki en büyük engelden birisi sansür değil bağlamından kopma. İkincisi ise bu yazıda odaklanmak istediğim asıl sorun; sosyal linç.

Freud’a atfedilen şu meşhur sözle başlayalım. Bir gazeteciye verdiği röportajında “İnsanlık olarak epey bir ilerleme kaydettik. Ortaçağ’da yaşasaydık beni yakarlardı, şimdi kitaplarımı yakıyorlar” diyen Freud, bugün Twitter’da biraz gezinseydi, “evet, biz gelişmişiz gerçekten ve bizden sonra dünya daha da gerilemiş. Sanal dedikleri bu meydanlarda insanlar kolaylıkla yakılabiliyor ve kalabalıklar, yanan ateş karşısında çılgınca dans ediyorlar” derdi muhtemelen. Hatta, Türkiye’nin gündemine bir göz atsa “bu ne yahu, burada farklı farklı yerlerde meydanlar kurulmuş herkes birbirini asıyor, yakıyor, meydana birisi mi çıkarılmış, kim olduğuna ne yaptığına bakılmadan hakaretler, tehditler havada uçuyor. Yaşanır mı bu cehennemde?” derdi sanırım.

Bugün, fikir ve ifade özgürlüğünü başlangıç noktasında engelleyen en önemli unsur işte bu “sosyal linç” denilen olgudur. Süreç genellikle şöyle işler. Siz; fikir bile sayılmayacak, ideolojik olmayan, çalışma alanınızla ilgili herhangi bir gözlem, olay, anı, tespit, analiz vb. açıklarsınız. Burada ne söylediğinizden öte, kimliğiniz önemlidir. Örneğin profilinizde yazanlar, kimleri takip ettiğiniz, neler paylaştığınız, retweetleriniz vb. Eğer belirli bir siyasi duruşunuz var ve bu duruşun taraftarları sizi takip ediyorsa ve sayıları çoksa, isterseniz saçma sapan bir şey yazın, yalan olduğu aşikar bir şey söyleyin fark etmiyor. Bilişsel Uyum denilen davranış budur. İnsanlar, yalan olduklarını bilseler bile, buna inanırlar ve yayılması için gayret ederler. Yankı odaları’nda kendileri bağırırlar, kendileri gibi konuşanları işitirler. Yaşamları bu odada sürdükçe odanın dışındakilere karşı nefretleri de bilenir. Diğer yandan herhangi bir konu hakkında bir fikir beyan ettiğinizde, sosyal kimliğinize uzak olan grupların bireyleri tarafından hedef gösterilebilir, yakın olduğunuz grupların menfaatine yönelik bir eleştiride bulunabilirseniz hain olarak damgalanabilirsiniz. Hatta hiçbir şey açıklamaz, bir vahşi doğa belgeselinden alınmış bir kesiti izlediğinizde; videonun altına mutlaka kafayı siyasetle bozmuş bir nevrotik siyasi bir yorum yazar. Sonra ona karşıt cevaplar gelir, bir bakmışsınız bu doğa belgeseli birdenbire iki farklı cemaatin birbirine tehditler savurduğu bir arenaya dönüşmüştür. Dahası, ne bir şey söyleyin ne bir şey paylaşın. Kamuoyunda ses getiren bir mevzuyla alakalı isminiz arama motorlarında çok dolaylı bir şekilde görünüyorsa ve konunun tık alma, ses getirme, izleme saati üzerinden gelir getirme potansiyeli varsa, tamam geçmiş olsun. Ortaçağ Avrupası’nda kilisenin kışkırttığı avamın “büyücü bu yakın” çığlıkları veya yeniçerilerin kazan kaldırıp “istemezük” homurtularıyla etrafı kılıçtan geçirmesinin postmodern versiyonuna hoş geldiniz. Hukuk yoluyla tehdit ve hakaretlerin önüne geçme, manevi tazminat alma ve gerçekler ortaya çıkana kadar; reklam gelirleri elde edilmiş, takipçi sayısı arttırılmış ve muhataba sosyal ve psikolojik zeminde zarar verilmiş, istenilen sonuç alınmıştır.

Yalanın böyle pervasızca yayıldığı, her okuduğuna inanmaya hazır milyonların zamanlarının çoğunu böyle bir heyulanın peşinde geçirdiği bir ortamda hangi fikir ve ifade özgürlüğünden bahsedilebilir ki? Fikir ve ifade özgürlüğünün olmadığı bir ortamda da hangi kolektif bir başarıdan söz edilebilir? Bu şekilde kamplaşmış ve birbirine hayat hakkı tanımamaya yemin etmiş, öfkelerinden kudurmuş topluluklar içerisinde bırakın toplum yararına bir projeyi hayata geçirmeyi, yapmanız gereken bir işi standartlar doğrultusunda yapabilmek mümkün olabilir mi? Eğer, “ben bu ülke yararına bir şeyler yapmalıyım, filanca sorunu ortadan kaldırmalıyım vb.” bir düşünce içerisinde iseniz, şucu bucu diye damgalanmaları ciddiye almamanız ve kendinize ‘sosyal kimlik’ olarak biraz daha yakın insanlar bulmanız gerekiyor. Başka türlü ilerlemeniz mümkün olmuyor.

Peki bu durum sadece bizde mi böyle? Hayır. Örneğini merak edenler, social lynch sözcükleriyle arama motorlarında gezindiğinde binlerce makale ve örnek olayı inceleyebilir. Hatta bu terim, mob lynch kavramıyla eşgüdümlü. Türkçesi ayaktakımının linçi. Tam olarak da öyle. Tek fark, ortaçağın ayaktakımının ‘meydanda biri asılsa da izlesek’ beklentisi, tahsilli bireylerden oluşan kalabalıkların, ‘haydi birini bulsak da linçlesek’ beklentisine dönüşmesidir. Günümüzün fikir ve ifade özgürlüğünün ulaştığı durum budur. Burada bir soru daha sorabiliriz. Bu yeni bir şey midir? Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla mı başlamıştır? Yaşı kırkın üzerinde olanlar buna hemen hayır diyeceklerdir. Mahallelerde cephelerin kurulduğu, insanların cepheyi elinde tutanlardan izin alabildiği ve arada da kaza kurşununa kurban gitmediği ölçüde evinden işine gidip dönebildiği yıllar yaşandı bu ülkede. Ancak bunun çok daha eskilere uzandığını da unutmamak gerek. Burada Ahmet Hamdi Tanpınar’a kulak verelim.

Zeynep Kerman ve İnci Enginün’ün yayına hazırladıkları Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Başbaşa adlı kitapta, edebiyatımızın kıymetli yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1962’de kaleme aldığı şu satırlar dikkat çekiyor (2013, 331-332):

“…11. Kânun-ı sâni 1962. Yeni sene başlayalı on bir gün oluyor. Dün paltosuz çıkmanın verdiği bir rahatsızlık, bununla beraber fena ders vermedim. Fakat talebe alâkasız. Politika insanı abruti eder mi? Bunu bilmiyorum. Fakat dikkati dağıttığı yahut başka yollara çektiği, içinden bir şeyleri yıktığı muhakkak. Bazılarını muayyen fikirlerin adamı yapıyor, bir kısmına ihtiraslar aşılıyor ve hayatını orada denemeğe, oradan erişmek fikrine götürüyor, bir kısmını da kendi içinde belki getirdiği ümitsizlik yüzünden dağıtıyor, avare kılıyor. Hiç olmazsa bizdeki, daha doğrusu talebedeki tesiri bu olsa gerek. Tam dâhili bir harbin içindeyiz. Hakiki bir kanaat sahibi olmayan, kendilerini vatanperver zanneden veya öyle gösteren –hiç olmazsa bir kısmı böyle- sınıf veya zümre gayretiyle her şeyi göze almış bir sol tâifesi ve sol fikirlerin istismarcısı olanlar, onların karşısında ırkçılar ve dinciler, en hakiki aşırı nasyonalistler ve nihayet iktisadi istismarcıların emri altında hareket edenler. Ve ortalarında bizler, iş ve güçlerinde olanlar, olmak isteyenler, biçareler. Ben sadece hakem vaziyetindeyim. Tabii sollar bana salaud diyorlar, sağcılar Necip Fazıl’ın iddia ettiği gibi dostluklarımın tesirinde görüyorlar…”

Görüldüğü gibi o günden bugüne değişen pek bir şey yok. Tanpınar’ın deyimiyle ‘iş ve güçlerinde olanlar, olmak isteyenler’in, hakem rolünü üstlenenlerin biçareliği devam ediyor. Fikir ve ifade hürriyetini; karşısındakini susturma anlamına gelmediğini, tetikçilik ve haysiyet cellatlığı olmadığını, bireyler olarak inanç ve yaşam biçimlerimiz farklı olsa da hepimizin yaşamdan beklentilerinin aynı olduğunu ve huzurlu bir hayat için birbirimize ihtiyacımız olduğunu hatırladığımız an, fikir ve ifade özgürlüğünün de gerçek anlamda karşılık bulacağını söyleyebiliriz.

https://www.akademikakil.com/freud-tanpinar-ve-sosyal-linc/mustafamencet/

6 Mart 2022 Pazar

Çok fazla selfie çekmek psikolojik problem olabilir

 Çok fazla selfie çekmek psikolojik problem olabilir

Cep telefonları hayatımıza girdikten sonra hayatımız bir daha eski haline dönmemek üzere değişti. Herkes her an ulaşılabilir oldu. Ancak bu, değişimin sadece ilk adımıydı. Sonrasında kamerası olan akıllı telefonlar hayatımıza girdi, bir sonraki adımda ise bu akıllı telefonları elimizden bırakmamamıza neden olan sosyal medya uygulamalarıyla tanıştık. İşte işlerin kontrolden çıktığı yer tam da bu kısım oldu. Sosyal medya kullanımı, toplumsal ve bireysel hayatımızı çok fazla etkiledi.

Neredeyse tüm sosyal medya uygulamalarında fotoğraf paylaşma özelliği var. Kimisi yediği yemeği, kimisi güzel anlarını, kimisi gezdiği yerleri, kimisi de kendi fotoğrafını paylaşıyor bu uygulamalarda. Selfie denilen bu özçekim fotoğrafların paylaşılma sıklığı diğer paylaşım türlerine göre bayağı öne çıkabiliyor. İnsanlar kendilerini sık sık paylaşıyor hatta kendilerini çok daha güzel gösteren bazı filtreleri de kullanarak paylaşabiliyor. Masum görünen bu paylaşımlar kişinin bir psikolojik probleminin olduğunu gösterebilir.

Temelinde ne var?

Yapılan bir çalışma, özçekim görüntülerinden memnun olmayan bazı kişilerin bu görüntülerini daha iyi hale getirmek için estetik cerrahlara başvurduğunu ve bıçak altına yattığını gösteriyor. Ayrıca insanlar özçekim yaparken hayatını bile kaybedebiliyor. Yüksek yerlerde, riskli bölgelerde, hareket eden trenlerde özçekim yapan insanların bir kısmı bu süreçte hayatını kaybetmiş. Peki, insanları bu kadar çok kendi fotoğraflarını çekmeye iten şeyin temelinde ne var?

Hindistan’da Facebook kullanıcıları üzerinde yapılan bir araştırma çok ilginç sonuçlar ortaya koyuyor. Dünya üzerinde en çok Facebook kullanıcısı Hindistan’da bulunuyor ve bugüne kadar özçekim bağlantılı kaza ölümleri yine en çok bu ülkede meydana gelmiş. Bu araştırmada insanların sık sık özçekim yapmalarının sebepleri olarak şunlar tespit edilmiş:

Kendini iyi hissetmek ve başkalarına gösteriş yapmak için belirli yerlerde çekim yapmak. Burası lüks bir lokanta ya da farklı bir şehirde turistik bir mekân olabilir. Bir diğer sebepse sosyal medyada daha fazla beğeni almak için çekim yapmak. Diğer insanların ilgisini çekmek, dikkate değer biri olduğunu hem kendine hem de çevresine kanıtlamak için çekim yapmak da sebeplerden biri. Özellikle ruhsal anlamda düşük hissedilen zamanlarda daha iyi hissetmek de çekim yapma sebeplerinden biri oluyor. Ve en son olarak, diğer insanlar özçekim yapıyor diye yapmak yani gruba uyum sağlamak bir diğer sebep.

Bu yazıyı okuyan ve akıllı telefon kullanan herkesin en azından bir kere özçekim yaptığını tahmin ediyorum. İster istemez bu söylediklerim seni biraz tedirgin etmiş olabilir. Ama şunu hatırlatmak isterim, bu saydığım sebepler herkeste biraz biraz var, hepimiz bazen özçekim yapıyoruz, bu gayet doğal bir durum. Sorun olan şey, daha iyi hissetmek için bu duruma bağımlı hale gelmek. Kendini değerli hissetmek, diğer insanların onayını ve beğenisini almak için sık sık özçekim paylaşmak. Burada belirgin kıstaslar olmasa da bazı uyarı işaretleri var. Her gün birkaç özçekim fotoğrafı paylaşmak, bugüne kadar yaptığın paylaşımların yarısından fazlasının özçekim olması tehlike sinyalleri olarak yorumlanabilir. Ve bu fotoğraflarda sıklıkla filtre kullanıyorsan, bu da bir tehlike işareti sayılabilir.

Depresyon ve narsizm

Sanıldığının aksine, çok fazla özçekim yapmak kendi başına bir psikolojik problem değil. Sadece başka sorunların dışa vurumu gibi. Değersizlik, sosyal kaygı, depresyon, özgüvensizlik ve narsisizm gibi psikolojik problemler çok fazla özçekim yapmaya neden olabilir. Bu sorunun çözümü dışarıda değil, içeride. Sorunun kaynağını keşfetmeden, diğer insanların ilgisiyle sadece anlık olarak iyi hissedebiliriz.

Kendine iyi davran, görüşmek üzere.

https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/beyhan-budak/cok-fazla-selfie-cekmek-psikolojik-problem-olabilir-6702434?sessionid=2

1 Mart 2022 Salı

KALİTE 4.0 ve SAĞLIK SEKTÖRÜNE YANSIMALARI

 KALİTE 4.0 ve SAĞLIK SEKTÖRÜNE YANSIMALARI

Heraklitos’un dediği gibi değişmeyen tek bir şey vardır o da değişim. Değişim ve dönüşüm kaçınılmazdır. Teknoloji hızla ilerlemekte pek çok sektör gibi sağlık sektöründe de değişim ve yenilikleri beraberinde getirmektedir. Bazı kırılma noktaları dönüşümleri daha da hızlandırmaktadır. Örneğin; Covid-19 pandemisi farklı inovasyonların da görülmesini sağlamıştır.

Endüstri 4.0 ile beraber hayatımıza giren dijital dönüşüm kavramıyla, bilgi ve teknolojinin gelişme imkanı yakalaması, sağlık sektöründeki tanı ve tedavi yöntemlerinde ilerleme kaydedilmesini sağlamıştır.

İşte bu çalışmada Kalite 4.0'ın nasıl ortaya çıktığı ve sağlığa yansımalarının nasıl olduğu ele alınacaktır. Bu kavramsal çalışmanın kalite üzerinde çalışan sağlık uygulayıcı ve idarecilerine ve akademisyenlere katkı sağlaması hedeflenmiştir. Ayrıca çalışma, ileride yeni sanayi devrimleriyle daha da gelişecek olan sağlık ve kalite kavramları üzerine(Sağlık 5.0 ve Kalite 5.0) yapılacak çalışmalara da ışık tutacaktır.

Kalitede Dönüşüm: Kalite 4.0

Kalitenin tarihçesine bakıldığında 1.sanayi devriminden sonra 18. yy. sonlarında kalite kontrolünün ustabaşları tarafından yapıldığı görülmektedir. 2. sanayi devriminden sonra 20. yy.da kalite muayene şefleri kaliteyi kontrol etmiştir. 1924 yılında istatistiksel kalite kontrolü ortaya çıkmış, 1960’larda toplam kalite kontrolü başlamıştır. 3. Sanayi devriminden sonra 1980’lerde ise toplam kalite yönetiminin ortaya çıktığı görülmektedir

Kalite yönetiminin sahip olduğu 11 faktör şunlardır:

1. Liderlik 2. Stratejik kalite yönetimi 3. Süreç kalite yönetimi 4. Tasarım kalite yönetimi 5. Eğitim ve öğrenim 6. Tedarikçi kalite yönetimi 7. Müşteri memnuniyeti 8. Çalışanların yetkilendirilmesi ve bağlılığı 9. Önemli inovasyonlar 10. Kalite sonuçları (İş sonuçları) 11. Bilgi ve analiz(Bolotan: 2020, s.440, 441).

Kalitede Dönüşümün Sağlığa Yansımaları Nelerdir?

Gülin İdil Sönmeztürk Bolatan, “Kalite 4.0”çalışmasında, 443–453’de Endüstri 4.0 bileşenleri ve Kalite 4.0’a yer vermiştir. Aşağıda Kalite 4.0’ın sağlık alanına yansımaları çalışma baz alınarak sırayla maddelenerek önemli yerler derlenmiştir:

Bulut Bilişim(İnternet Merkezli Bilgi Dağıtım Sistemi)

Büyük ölçekli sunucu bilgisayarların ve internet ağına dayalı yazılımların bu büyük ağda paylaşılmasını sağlayan internet tabanlı bir bilgi işlem yaklaşımıdır. İnternette sakladığımız tüm uygulamalar, programlar ve veriler bulutta depolanır.

Bulut bilişim ile firmalar kalite takibi, üretim ve stok takiplerini daha kolay ve gerçek zamanlı yapabilmektedirler.

Nesnelerin İnterneti

Nesne-nesne, nesne-insan ve insan-İnsan, internete bağlı, IoT içinde bir ağ oluşturur. Ayrı ayrı tanımlanabilir nesneler bu ağ içinde bilgi alışverişinde bulunur (Alcácer ve Machado,2018).

Nesnelerin interneti kullanılan bir üründeki kalite kavramına hız, kullanım kolaylığı, kolay erişim gibi kavramlar girmektedir. Bu sebeple Kalite 4.0 stratejisine, kalite performans ölçütleri olarak bunların da eklenmesi gerekmektedir

Siber Fiziksel Sistemler

Siber Fiziksel Sistemler, fiziksel çevre hakkındaki bilgileri işlemek için oluşturulan gömülü sistemlerdir.

Siber fiziksel sistemler ile kalite konusunda geri dönüşler daha doğru ve daha hızlı olabilecektir. Ayrıca kalite kontrolünün otomatik yapılmasını sağlayacaktır.

Büyük Veri

Büyük veri, belirli kaynaklardan alınan verilerin toplanarak organize edilmesinden sonra istatistiksel analiz teknikleriyle ilk bakışta belli olmayan bilgilerin elde edilmesi ve veriler arası ilişkilerin varlığının araştırılması ve derecelendirilmesidir (Demirtas ve Argan, 2015) Gerçek zamanlı veri yönetimi, bir arıza ortaya çıktığında sistemin yokluğunu önlemek için çevrimiçi izleme ile sistemin izlenmesidir.

Katmanlı İmalat(3d Yazıcılar)

Katmanlı imalatla beraber hayatımıza giren 3D yazıcılar ile üretim sürecinde kullanılan hammadde ve yarı mamullerin miktarını ve insan emeğini azaltmıştır.

Standartlara uygunluk konusunda da katmanlı imalat kaliteye büyük katkı sağlamaktadır

Arttırılmış Gerçeklik

Artırılmış gerçeklik (AR), gerçek hayat ortamlarını sanal grafiklerle gerçek zamanlı olarak birleştiren AR sisteminin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1) Gerçek ve sanal nesneleri gerçek bir ortamda birleştirme becerisi için kullanılan bir teknolojidir.

2) Gerçek ve sanal nesneleri birbirleriyle uyumlaştırma yeteneği ve 3) Etkileşimli olarak, 3 boyutlu ve gerçek zamanlı olarak çalıştırma yeteneği (Alcácer ve Machado,2018).

AR, Kalite 4.0 için müşteri memnuniyetini sağlamaktadır. AR sayesinde, Kalite 4.0 stratejisinde müşteri kaliteyi belirlemiş olmakta, üretimden önce müşteri deneyimini inceleyen firmalar doğru kalite unsurlarını öğrenmiş olmaktadırlar.

Simülasyon

Bir sistemin veya sürecin işleyişinin bir temsilidir. Simülasyon yoluyla, karmaşık senaryolar üreten bir model sınırsız çeşitlilikte uygulanabilir.

Kalite 4.0’da simülasyonun da AR teknolojisi gibi müşterinin kaliteyi belirlemesinde bir araç olduğu söylenebilmektedir. Kalite fonksiyon göçerimi, kalite evi gibi geleneksel kalite yaklaşımındaki faktörlere AR ve simülasyon sayesinde artık gerek duyulmayacak ve daha hızlı şekilde, müşteri isteği doğrultusunda ürün tasarımı yapılabilecektir.

Yatay Entegrasyon

Yatay entegrasyon, aynı müşteri profiline ürün veya hizmet sunan işletmelerin entegrasyonudur. Bu entegrasyondaki asıl amaç, şirketlerin pazar paylarını arttırmaktır.

AR-GE faaliyetlerine önem vererek rekabet gücünü ve piyasa değerini arttırmak amacıyla yatay entegrasyonu zorunlu kılmaktadır. Yatay entegrasyon ile Kalite 4.0 için bütün firmalarda standart uygulamalar gerçekleşecektir.

Dikey Entegrasyon

Dikey entegrasyon, kurum içinde farklı hiyerarşik seviyelerde iş birimlerinin akıllı çapraz bağlanmasını ve dijitalleştirilmesini gerektirir.

Yatay ve dikey entegrasyon, gerçek zamanlı veri paylaşımını, kaynak tahsisinde üretkenliği, tutarlı çalışan iş birimlerini ve sektördeki bağlı cihazlar için son derece önemli olan doğru planlama yapmayı sağlar(Wang ve diğ. 2016). Kalite 4.0 stratejisinde doğru planlama da firmanın sağladığı kalite performansı ile doğrudan ilişkilidir.

Yapay Zeka

Yapay zeka, insan zekasına özgü olan öğrenme, düşünme, algılama, çoklu kavramları bağlama, problem çözme, karar verme, çıkarım yapma ve iletişim gibi özerk davranışlar gibi yüksek bilişsel işlevler gösteren yapay bir işletim sistemidir ( Holland, 1992).

Dolayısıyla kalite çalışmalarında geleneksel yöntemlerin ötesine geçerek ve yenilikçi stratejileri ve araçları kullanmak, dizayn düşüncesi, kalite hizmeti, yeni teknolojilerin desteğiyle sürecektir. Söz konusu alanlarda yapılacak analiz ve çalışmalarda Altı Sigma, Kalite Fonksiyon Göçerimi, Hoshin Kanri, Hata Modu Etki Analizi gibi kalite araçlarına ve pek çok yeni yaklaşıma gerek duyulacağından ilgili eğitimler ve uygulamalar önemli olacaktır (Gümüşoğlu, 2019).

Siber Güvenlik

Endüstri 4.0 ile bilgi yoğunluğunun artırılması ve bilgi teknolojisi ile operasyonel teknolojinin birleştirilmesi, özellikle siber güvenlik gibi yeni zorlukları beraberinde getirmektedir (Frost ve Sullivan 2017).

Firmalar, veri ihracat teknolojilerinin güvenliği, gizlilik düzenlemeleri ve iletişim protokollerinin standardizasyonu, bilgi paylaşımı için kişisel yetkilendirme seviyesi, beklenmedik değişikliklere ve standartlaştırılmış algoritmalarla yetkisiz erişime karşı algılama ve tepki verme konularını dikkate alarak firma makinalarda, robotik sistemlerde, bulut teknolojisinde güvenliği sağlamalıdır. Endüstri 4.0’da gerekli güvenlik şartları sağlanmadığı takdirde firmanın en gizli bilgileri bile ele geçirilebilir durumdadır, dolayısıyla kalite stratejisinin güvenliği için de gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir

Özerk Robotlar

Robotlar; nakliye, hareket, bekleme, işleme ve kusurlar dahil olmak üzere çeşitli atık türlerinin ortadan kaldırılmasını sağlar (Gubbi ve diğ. 2013). Buna ek olarak, robotlar, ürün performansındaki bozulmayı özerk olarak algılayabilir ve bunu çözmek için optimizasyon uygulayabilir (Wang ve diğ. 2015).

Bu robotlar ile üretim sayesinde artık sıfır hata ile üretim yapılabilmekte bu da ürünlerin en iyi kaliteye sahip olmasını sağlamaktadır.

Kalite 4.0 stratejisi geleneksel kalite yakaşımlarını bu robotlar ile mükemmel şekilde sağlayabilmektedir.

Akıllı Fabrikalar

Geleneksel fabrikalarda, üretim süreçleri birbirine bağlı şekilde gerçekleşmektedir. Üretim işlemlerinden biri başarısız olursa, üretim yavaşlar ve bazen üretim durmak zorunda kalır.

Akıllı fabrikalarda, uzmanlara gerçek zamanlı ve fazla sayıda kaynaktan eşzamanlı miktarda veri akacak ve bu veriler hızla karar süreçlerinde kullanılacaktır. Böylece kalite çalışmaları, kurum içi ve dışı verileri, teknoloji ve yenilikçi düşüncelerle bütünleştirerek kurumun kalite anlayışını geliştirmelidir. (Gümüşoğlu, 2019).

Görüldüğü gibi endüstriyel dönüşüm sağlığı ve kaliteyi dönüştürmüş ve sağlık uygulamalarına pek çok kolaylık ve fayda sağlamaktadır. Peki her şey yüzde yüz iyi mi, bu dönüşüm pespembe bir tablo mu ortaya çıkardı? Konuya eleştirel bakılırsa madalyonun öteki yüzü de görülecektir. Öyleyse bir de madalyonun öteki yüzüne bakalım.

Sağlık 4.0’a Eleştirel Bakış

Teknolojinin gelişimi tıpa yansıyıp tanı ve tedavi yöntemlerinde kolaylık sağlasa da diğer yandan birtakım olumsuzlukları da beraberinde getirmiştir.

Her ne kadar modern tıp hücresel ve moleküler düzeyde çalışmalarla ilaç tedavileri geliştirmiş olsa da tıbbın yüksek teknolojiye artan ölçüde bağımlılığı, tıbbi ya da teknik bir yapıyla sınırlı kalmayan ve çok geniş toplumsal, ekonomik ve ahlaki sorunları içeren bir yığın soruna neden olmuştur. Capra, modern hastanelere yönelik olumsuz bir tutuma sahiptir. Ona göre hastaneler, hastayla ilişki kurmaktan ziyade teknoloji ve bilimsel yarışmanın önemsendiği koca mesleki kurumlar haline gelmişlerdir. Tedavi muhitlerinden çok havaalanına benzer görünen bu modern tıp merkezlerinde hastalıktan korunmaya çalışan hastalar kendilerini çaresiz ve dehşet içinde hissetme eğilimindedirler. Günümüzde hastaneler diğer hizmet kurumlarının faaliyetlerini de üstlenmeye başlamıştır. O yüzdendir ki görsel fizik tasarımlar, ibadet hizmetleri, güvenlik, rahatlık, tatil, otel konforu, müşteri memnuniyeti hastanelerin araştırma geliştirme için kaynak ayırdığı çalışma alanları olmuştur(Erdem 2020, s: 354, 355).

Goerge Ritzer ise McDoktorluk kavramını ortaya koymuştur. Modern tıp, hekimin hasta üzerindeki hakimiyetini tıbbi teknolojiler vasıtasıyla sınırlandırmak suretiyle dış denetimleri arttırmaktadır. Hekimin otoritesini sınırlandıran sigorta şirketleri, istihdam kurumları, kar amacı güden hastaneler ve federal hükümet gibi aktörlerin yanı sıra hekimin üstleri tarafından da-bu genellikle profesyonel yöneticiler olmakta- denetlendiği görülmektedir. Hekimin baskı altında tutulmasının ardında yine McDonaldlaşmanın ortaya çıkışına öncülük eden “rasyonalizasyon”un olduğu görülmektedir.(Erdem, 2020, s.361).

Neil Postman’a göre tıbbın paradigması görünmez bir el ve baskıyla doktorları teknolojik aletlerin kullanımına zorunlu hissettirmektedirler. Postman hastaların Amerika’da gerçekleştirilen ameliyatların hemen hemen %40’nın gereksiz olduğuna dair raporlardan endişe duymaktadır. Tıbbi uygulamalarda teknoloji kullanımının tarafsız kalmadığını ifade eden Postman, hekimleri teknolojiyi kullanmakla kalmadığını, teknolojinin de hekimleri kullandığını ifade etmektedir(Erdem 2020, s.332).

Sonuç olarak artık günümüzde dönüşen endüstri ile teknoloji ve dijitalleşme sağlığı dönüştürmüştür. Hastane salt hastane değil pek çok hizmeti içerisinde barındıran çok boyutlu, karmaşık kurumlar haline gelmişlerdir.

Geleneksel kalite yaklaşımdan en büyük amaç müşteri beklentilerini karşılayabilmekken akıllı fabrikalar sayesinde, Kalite 4.0’da müşteriye beklentisinden daha fazla kalite sağlayabilecek mükemmel üretim süreçleri oluşmaktadır. (Bolatan 2021,s.452). O yüzdendir ki tüm bunlardan anlaşılacağı gibi, Kayral’ın(2015) da vurguladığı şekilde sağlık hizmetlerinde ‘çok boyutlu kalite modeli’ uygulanmalıdır.

KAYNAKLAR

Bican. E.(2021), Endüstriden Sağlık 4.0’a Nasıl Geldik?

https://medium.com/saygel/end%C3%BCstri%CC%87den-sa%C4%9Flik-4-0a-nasil-geldi%CC%87k-2e1165e6ab0c

Bolatan G.İ.S(2020)., Kalite 4.0, Iğdır Ünv.Sos.Bil.Dergisi, 2020, Ocak, s437–454

Erdem, R.(2020), Sağlık ve Hastalık Sosyolojisi: Düşünürler ve Düşünceler, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara

Kayral, H.İ., Beklenen-Gerçekleşen-Algılanan Hizmet Kalitesi ve Sağlık Hizmetlerinde Çok Boyutlu Kalite(2015), Detay Yayıncılık, Ankara

Koştı G., Burmaoğlu S., Kıdak L.B.(2021), Sağlık 4.0:Sanayide Öngörülen Gelişimin Sağlık Sektörüne Yansımaları, Hacettepe Sağlık İdaresi Dergisi, 2021; 24(3): 483–506

AKADEMİK VE SOSYAL MEDYA(YAZILARIMI PAYLAŞTIĞIM SOSYAL MEDYALAR) LİNKLERİM

AKADEMİK VE SOSYAL MEDYA(YAZILARIMI PAYLAŞTIĞIM SOSYAL MEDYALAR) LİNKLERİM Çalışmalarımı takip edebileceğiniz, okuyabileceğiniz linkler(Sıra...