Çin’in Sınav Ordusu mu, Türkiye’nin Genç Potansiyeli mi Kazanır? Eğitimde Büyük Karşılaştırma
Dr. Bedri ŞAHİN hocamız derinlikli analiz yazısıyla çok güzel çözüm önerileri ortaya koymuş. Aşağıdaki
linkten yazısını okuyabilirsiniz:
NİL GÜREL'den Bilimsel Analizler ve Yazılar, Edebi Yazılar, Bazı Gündem Konuları, Çeşitli Araştırma Sonuçları..
Çin’in Sınav Ordusu mu, Türkiye’nin Genç Potansiyeli mi Kazanır? Eğitimde Büyük Karşılaştırma
Dr. Bedri ŞAHİN hocamız derinlikli analiz yazısıyla çok güzel çözüm önerileri ortaya koymuş. Aşağıdaki
linkten yazısını okuyabilirsiniz:
İKTİDARIN DANIŞMANI DEĞİL, VİCDANI OLMAK: ULUSLARARASI HUKUK, FELSEFE VE AKADEMİDE "CAM TAVAN"
Dr. Ayşe Yaşar ÜMÜTLÜ ile Adalet Arayışı ve Sylvia Plath
Metaforu Üzerine Derin Bir Söyleşi
Akademisyen iktidarın danışmanı değil, vicdanı olmalıdır." 
Bugün, Bağımsız Akademisyen Dr. Ayşe Yaşar ÜMÜTLÜ hocamla gerçekleştirdiğimiz, zihin açıcı ve bir o kadar da sarsıcı söyleşiyi sizlerle paylaşıyorum.
Sadece hukuku değil; akademide kadın olmayı, "sessiz dışlanmayı", verilmeyen ünvanları ve buna rağmen üretmeye devam etmenin onurunu konuştuk. Ayşe Hoca, Sylvia Plath’in "incir ağacı" metaforuyla gençlere ve bizlere sesleniyor: Tek bir alana kapanmak güvenlik değil, büyük risktir. Potansiyellerinizi dalında çürütmeyin.
Akademik yolculuğunuz kamu yönetimi ve uluslararası ilişkilerden hukuk felsefesine kadar uzanıyor. Bu yönelimi belirleyen temel kırılma noktası neydi?
Bir kopuş ya da kırılmadan ziyade derinleşme
süreciydi. Siyaset ve hukukun yalnızca uygulama alanları değil, aynı
zamanda düşünsel iddialar taşıdığını fark ettiğim an, benim için
gerçek bir başlangıçtı. Zihinsel bir devrimdi. Felsefe bana iktidarın
ve hukukun hangi gerekçelerle meşrulaştırıldığını sorgulama imkânı sundu.
Hukuk gibi normatif bir alanda felsefeyle uğraşmak sizce
neyi mümkün kılıyor?
Felsefe, mevcutla yetinmez yani “böyle gelmiş böyle
gider” demez, “olması gereken”i düşünmeye zorlar. Bu da sosyal
bilimlerin dogmatikleştirilmiş metinler toplamı olmaktan çıkarıp, etik,
adalet ve insan onuru merkezli bir tartışma alanına dönüştürür. Mesela
felsefe olmadan hukuk, otoritenin dili ve aracı olmaya çok daha
yatkındır.
Akademisyen olmayı mı, yoksa “düşünce üreticisi” olmayı
mı kendinize daha yakın görüyorsunuz?
Akademisyenlik bir meslek, düşünce üretmek ise bir
sorumluluk. İkincisi olmadan birincinin anlamı eksik kalıyor. Bugünün
akademi dünyasının en önemli problem bu. Kendimi daha çok kamusal
sorumluluk taşıyan bir akademisyen ve düşünce üreticisi olarak
görüyorum. Makalelerimde yeni bir tespit veya fikir, yahut çözüm önerisi
sunabilmek üzere odaklanıyorum.
Multidisipliner çalışmalar neden akademide hâlâ sorunlu?
Aslında çokça övülür, ama gerçekte akademide gizli
nefret unsurudur. En yaygın nedeni ise “alan yobazlığı”dır. Bir
diğeri de Sylvia Plath’in İncir Ağacı hikayesindeki metaforuyla anlatabileceğim
bir korku biçimidir. Hikayede kişi seçim yapamayıp dalında çürüttüğü incirlerle
yani potansiyelleri ile bir gün üzüntüyle yüzleşir. İşte bu gibi nedenlerle
multidisiplin çalışmaktan korkulur. Halbuki bugünün dijital dünyasında tek
bir alana kapanmak güvenlik değil, büyük risktir. Dijitalleşmenin
neticesi pek çok meslek çürüyecek, o zaman insanlar keşke tek bir alana
odaklanmasaydım, başka potansiyellerime de zaman ayırabilseydim diyecekler.
İnsanları tek bir alana zorlamaya devam edersek, özellikle gençleri, ev
gençleri olmaya mahkum ederiz. Çünkü bugün okudukları bölümler belki de yarın
bir meslek bile olmayacak.
Akademide kadın akademisyen olarak karşılaştığınız
sistematik engeller nelerdir?
Evet, dediğiniz gibi bu engeller bireysel değil sistematiktir. Literatürde
bunun çeşitli isimleri var: Matilda Etkisi, Cam Tavan ve sessiz
dışlama.
Matilda Gage kadınların icatlarının erkekler tarafından
sahiplenildiğini ilk fark eden kişi. İsmi ondan geliyor. Aslında Matta
Etkisinin cinsiyet odaklı versiyonudur. Matta Etkisi ise kıdemli ve
tanınmış bir bilim insanı, genç ve tanınmamış bir meslektaşıyla ortak çalışma
yaptığında, başarının kıdemli olana yazılması durumudur.
Bir de Cam Tavan terimi var. Kadınların kariyer
basamaklarında belli bir seviyeden sonra görünmeyen engellerle
karşılaşarak üst pozisyonlara ulaşmasının engellenmesi demektir.
Popüler dünyaya gelince de kadın akademisyenler çoğu
zaman “fazla eleştirel”, “fazla politik” ya da “fazla görünür” olmakla
suçlanır. Erkek meslektaşlar için entelektüel cesaret sayılan nitelikler,
kadınlar için uyumsuzluk olarak etiketlenir. Yani asıl engel, açık
ayrımcılıktan çok sessiz dışlama mekanizmalarıdır. Ben de bu
süreçleri birebir yaşadım: Görmezden gelinen çalışmalar, verilmeyen ünvanlar,
haksız ve hukuksuz değerlendirmeler… Akademisyenin yıllarını ve emeğini çalmak
ne yazık ki hâlâ hafife alınıyor.
Bağımsız akademisyenlik sizin tercihiniz mi? Yoksa bir
zorunluluk mu?
Şartlar öyle gerektirdi. Çalıştığım bölümü YÖK kapattı,
üniversitelere bir esneklik tanıdı. Yeni bölüm açıp akademisyenleri oraya
aktarmak veya uygun başka bölümlere yerleştirmek şeklinde… Ben uluslararası
ilişkilerin uluslararası hukuk anabilim dalına aktarılmak istedim.
Üniversitenin tercihi ise yeni açtığı alakasız bölüme aktarmak oldu.
Halbuki “kişiyi potansiyelinin altında çalışmaya zorlamak”, “mobbing”
olarak tanımlanmış haksız bir fiildir. İstifa ettim. Şimdi
çalışmalarımı bağımsız akademisyen olarak sürdürüp doçentlik
sürecim için mücadele ediyorum.
YouTube kanalı kurma fikri hangi ihtiyaçtan doğdu?
Kanalınızda hangi alanlara yer veriyorsunuz?
Akademik bilginin dar bir çevrede dolaşıp durmasına
ve çalışmalarımın görünmez kılınmasına itirazım vardı. YouTube,
hukuku, felsefeyi ve siyaseti elit bir dilin dışına çıkarma imkânı sunuyor.
Kanalda hukuk felsefesi, adalet teorileri, siyasal düşünce ve güncel meseleleri
ele alıyorum.
Akademisyenlerin sosyal medyada görünür olması neden
önemli?
Çünkü bilgi artık yalnızca üniversitelerde
üretilmiyor. Akademisyen ya bu dönüşümün öznesi olur ya da pasif bir
izleyicisi. Kamusal görünürlük, popülerleşmek değildir, zaten kanalım “niş” bir
eğitim kanalı, bu kamusal sorumluluk almak demektir.
Adalet hâlâ evrensel bir kavram mı, yoksa siyasallaştı
mı?
Adalet idealleri evrensel; uygulaması ise son derece
siyasal kaldı. Sorun adaletin evrenselliği değil, kimin
adaletinin evrensel sayıldığıdır.
Hukuk ile adalet arasında bir kopuş var mı?
Modern dünyada hukuk giderek prosedürel bir düzene
indirgendi. Adalet düşünsel ve etik içeriğini kaybediyor. Hukuka
uygun hale getirmekle, adil olmak karıştırılıyor.
Özgürlük modern hukukta gerçekten korunuyor mu?
Çoğu zaman özgürlük, sınırları önceden çizilmiş bir
hareket alanı artık. Bu anlamda özgürlük, sıklıkla retorik bir
meşruiyet aracına dönüşüyor.
Hukuk gücü sınırlamak yerine meşrulaştırıyor mu?
Özellikle olağanüstü hâl rejimlerinde ve güvenlik
dönemlerinde hukuk, gücü sınırlamak yerine normalleştirebilir, ama
yine hukukun meşru gördüğü sınırların aşılmaması gerekir.
Algoritmik adalet tartışmaları hukuk felsefesini nasıl
etkiliyor?
Adaletin artık yalnızca insanlar arasında değil, insan–makine
ilişkilerinde de düşünülmesi gerekiyor. Algoritmalar tarafsız değil;
onların adaleti de politik olacaksa değişen tek şey daha hızlı
yargılanmak olacaktır.
Dijital çağda insan hakları yeniden tanımlanmalı mı?
Kesinlikle. Mahremiyet, ifade özgürlüğü ve beden
bütünlüğü gibi kavramlar artık dijital uzamda yeniden düşünülmeli.
Hukuk teknolojinin hızına yetişebilir mi?
Teknik olarak zor; felsefi olarak mümkün. Hukuktan hız
değil, yön beklenmelidir. Ancak elbette “geciken adalet, adalet
değildir”.
Doktora teziniz Herbert Spencer ile İbn Haldun’u
buluşturan ortak zemin nedir?
İkisi de toplumu organik bir yapı olarak görür. İbn
Haldun’un devletin yükseliş ve çöküş döngülerine dair tespitleri, bugün otorite
krizlerini anlamak için hâlâ çok öğretici. Bu konuda youtube kanalımda yeni bir
podcast serisi yapıyorum İbn Haldun’la başladım Herbert Spencer ile devam
ediyorum.
Evrensel hukuk mümkün mü?
Tam anlamıyla evrensel değil; ama evrensel idealler
taşıyan hukuk mümkündür. Hukuk her zaman kültürel bağlamdan beslenir.
Günümüz akademisi düşünce üretmeye mi, uyum sağlamaya mı
teşvik ediyor?
Ne yazık ki çoğu zaman uyuma. Yayın sayısı,
atıf ve performans ölçütleri, entelektüel risk almayı cezalandırıyor.
Akademisyenin iktidarla ilişkisi nasıl olmalı?
Saygılı ve mesafeli, eleştirel ve bağımsız.
Akademisyen iktidarın danışmanı değil, vicdanı olmalıdır.
Türkiye’de felsefe, siyaset ve hukuk alanındaki en büyük
sorun nedir?
Eleştirel düşüncenin siyasal
sadakatle ölçülmesi.
Akademik unvanlar düşünsel cesareti artırıyor mu?
Artırmalı ama sanki çoğu zaman törpülüyor. Ünvan
yükseldikçe risk alma azalıyor.
Hukuk etiği mi bireysel ahlak mı?
Hukuk etiği, ahlaki sorgulamayı bastırıyorsa
sorunludur. Çatışma halinde vicdan susturulmamalıdır.
Modern insanın adalet duygusu zayıfladı mı?
Zayıflamadı; ama çok yoruldu diyebilirim.
Felsefe bugün hâlâ hayata dokunabilir mi?
Dokunmak zorunda artık. Aksi hâlde yalnızca
akademik bir egzersiz olarak kalacak.
İnsan mı hukuku şekillendirir, hukuk mu insanı?
Karşılıklı ve çatışmalı bir süreçtir. Entelektüel
kimlikler ilkeleri üretir, bunlar toplumsal normlara dönüşür ve ardından
meclisler tarafından yasa haline getirilirler. Hukuk bu yolla topluma şekil
veren yapı taşlarına dönüşür.
Öğrencilere tek cümlelik mesajınız?
Bütün bilimlerin anası felsefeyi öğrenmeden başka
bilimlere teslim olmayın!
Akademi dışında en çok neyle meşgulsünüz?
Yazmak, sanatla ilgilenmek, youtube kanalıma dijital
bir miras oluşturmak, yürümek ve düşünmek.
Bu söyleşiden akılda kalmasını istediğiniz temel düşünce?
İnsan ruh, beden ve zihinden oluşur.
Günümüz eğitim sistemi bizleri böyle bir bütün olarak eğitmez. Kendi
potansiyellerinizi bu minvalde mutlaka geliştirmelisiniz. Bir zamanlar çift dal
okumak da yoktu. Yakında multidisiplin çalışmaların yolu açılmazsa
mesleksiz insan yığınlarını idare edemeyeceklerini görecekler. Ayrıca
hukuk, adaletin garantisi değil; ancak onu aramanın bir hâl yoludur.
Türkiye merkezli uluslararası hukuk çalışmaları neden
sınırlı?
Merkez–çevre bilgi hiyerarşisi ve özgüven
eksikliği. Köşe başlarını devler tutmuş…
Uluslararası hukuk önümüzdeki 20 yılda nerede dönüşecek?
Dijital egemenlik, iklim adaleti ve göç hukukunda ilerleyecek.
Disiplinlerarası çalışmalar hakkında?
Çok zor ama kaçınılmaz. Biraz önce
anlattığım gibi.
En büyük metodolojik sorun?
Pozitivizmin sorgulanmadan kabul edilmesi. Pozitivizmin
devamı niteliğindeki gelişmelerden bihaber olunması.
İyi akademisyen yalnızca üretken midir?
Hayır. Kesinlikle hayır. Etik duruş ve kamusal katkı
en az yayın kadar önemlidir. Ama bu cesaret ve yönelimin de teşvik
edilmesi gerekir.
Geleceğin akademisyeni hangi yetkinliklere sahip olmalı?
Öncelikle eleştirel cesaret, ardından çağın
gereği çok iyi bir dijital okuryazarlık. Ve benim geliştirmeye
çalıştığım kamusal iletişim becerisi.
Gençlere tavsiyeniz?
Akademiyi idealize etmeyin ama kendinizi
geliştirmekten ve düşünmekten de vazgeçmeyin. Tek yönlü, tek dalda
ilerlemek artık yeterli değil. İçinde bulunduğumuz çağ, bilgi ve teknoloji
çağı, hakikatle kurduğumuz ilişki bile dönüşüyor. Sylvia Plath metaforunu
anlayanlar için söyleyeyim, ağaçtaki incirleri toplamak için yapay zeka size yardımcı
olur. Hatta onlarla neler üretebileceğinize de yardım edecek.
Yapamayacağı tek şey, içinizdeki potansiyeller! Onlar
yaratılışınızda size verilenler ve sadece size mahsus…
Ruhunuzu sanatla, bedeninizi sporla ve zihninizi bilimle
geliştirin. Ve bunlarla içinizdeki potansiyelleri mutlaka keşfedin!
Link:
27.11.2025
İşbirliği içinde çalıştığımız değerli danışman hocalarımdan Dr. Bedri ŞAHİN hocama ve bana iletilen nazik tebrik ve teşekkür mesajı için ilgili haber ajansına, Euhaber Gazetesi sahibi Gazeteci Mehmet Kurt Bey'e gönülden teşekkür ederim. Bu güzel jesti, sürecimizin anlamlı bir hatırası olarak sizlerle de paylaşmak istedim:
"Değerli hocam Nil Gürel in gerek haber sitelerindeki
yazılar gerek canlı yayın programları kendi blog
Sayfalarında yazdığı her konu her konuştuğu program
ilgi ile izlenme ve okunmasının tek sebebi gerçek bilgiyi
ve ileriyi anlatan göreceli bir kişi olmasındandır.
Gerek #Bedri #Şahin gerek #Nil #Gürel hocam bu
toplumda değeri fark edilmemiş bir hazine, bu iki
hocamızın değeri fark edilmeli ve en yüksek makamlarda
ve hakkı olan yerlerde onları görmek hem toplum hem
de devlet adına gerçek anlamda faydası olacaktır.
Başarıların devamını diler diğer programların gelmesini
Dört göz ile bekleriz."
Saygılar
Mehmet Kurt
Pr Carnet ekibine dahil olduğumu paylaşmaktan memnuniyet duyuyorum. İletişim, medya ve içerik üretimi alanlarında yürütülen nitelikli çalışmaları akademik perspektifle takip eden ve geliştiren bu yapının bir parçası olmak benim için kıymetli bir deneyim olacaktır. Bu süreçte bilgi üretimine, eleştirel düşünceye ve disiplinlerarası yaklaşımlara katkı sunmayı amaçlıyorum. Nazik davetleri ve güvenleri için Pr Carnet ekibine teşekkür ederim.
Sinemanın yalnızca bir temsil alanı değil, aynı zamanda yaşanan bir deneyim olduğu fikrinden hareketle hazırladığım akademik çalışmam, NEVA Akademik Araştırmalar Dergisi (Neva Academic Research Journal)’nin ilk sayısında yayımlanmıştır.
Seyahat Etme Hastalığını Hiç Duydunuz mu?
İletişim Bilimleri ve Sağlık Yönetimi Bilim Uzmanı NİL
GÜREL, Yerinde Duramayanların Hastalığı "Dromomani"yi Yazdı: Bu Bir
Özgürlük Arayışı mı Yoksa Bir Kaçış mı?
Çevrenizde hiç yerinde duramayan evde minimal vakit geçiren
sürekli oradan oraya sürüklenen bir arkadaşınız veya tanıdığınız var mı? Her
mola onun için bir dışarıda etkinliğe gitme, vakit geçirme ya da gezi demek.
Ona göre hafta sonu olsun izin zamanı olsun muhakkak bir yerlere seyahat
etmeli. Kendini dinlemeye vakit bulamaz. Bu tablo size tanıdık geliyor mu?
Aslında bu durum bir hastalığın adı: Seyahat
etme hastalığı. Tıbbi literatürde “Dromomani” diye
geçiyor. Kelimenin kökeni Yunanca’ ya dayanıyor. Dromos(koşan) ve mania(delilik) kelimelerinin
birleşiminden meydana geliyor. Etimolojik olarak anlamı “Koşma
Çılgınlığı”. Bu hastalıktan muzdarip kişileri hep dışarıda bir yerlerde,
gezmelerde, elinde bavulla yollara düşmüş halde bulabilirsiniz.
Bu rahatsızlığa sahip insanların dışarıya çıkmak için
muhakkak bir bahaneleri vardır. Ya arkadaşına gider, ya avm’de dolaşacaktır “ya
şurayı görmek istiyorum, burayı görmek istiyorum” der. İl içinde, iller arası,
yurtdışında sürekli bir “gezinti” halindedir. Kendinizi ona “şimdi nereye
gidiyorsun?” derken bulabilirsiniz.
Dromomani Rahatsızlığına Sahip Olan İnsanlar
Nasıl Davranır?
Sürekli dışarı gitme duygusu dürtüseldir ve
gidemeseler bir boşluk hissine sahip olabilirler. Birey, evden ne kadar
uzaklaşırsa kendisini o denli huzurlu ve mutlu hissetmektedir. Halbuki
sürekli dışarıda olma hali hem manevi hem de maddi zorlukları beraberinde
getirebilir. Gerçek anlamda bu kişilerin hayatında layıkıyla dinlenme,
her şeye mola verme, kendini dinleme hali pek mümkün olamamaktadır.
Dromomani Rahatsızlığının Nedenleri Nelerdir?
Konuya ilişkin yapılan bilimsel çalışmalar
incelendiğinde Dromomani hastalığının büyük ölçüde ergenlik döneminde ortaya
çıktığı görülmektedir. Bilhassa toplum kurallarına karşı çıkan “asi” olarak
nitelendirilebilecek ergenler bu durumu özgürlük olarak algılamaktadırlar. Bu
anlayışa sahip ergenlere göre dışarı çıkmak ve uzun seyahatler etmek
özgür ruhunun göstergesidir.
Ayrıca sağlıksız aile ilişkileri, şiddet ortamının
olduğu ailelerin çocukları için dışarı çıkmak bir kurtuluş
yolu olabilmektedir. Ailenin aşırı koruyucu ve muhafazakar davranması
veya çocuğun kendisini ifade etmesine izin verilmemesi, her yaptığı yanlışta
çocuğun kınanması gibi durumlarda ergende böyle bir kaçış yoluna sebep
olabilmektedir. Ayrıca ailenin dışında çevre baskısı, çevreden gelen
gerek psikolojik gerek fiziksel şiddet ergenin bulunduğu çevreden
uzaklaşmasına, bambaşka yerlere gitmesine yol açabilmektedir. Ergen bu
uzaklaşma ritüelini içselleştirmekte ve zamanla yetişkinlikte de kişiliğinin
ayrılmaz bir parçası haline gelerek hastalık boyutunda devam etmektedir.
Psikolojiden Sosyolojiye Uzanan Bir
Perspektifle Dromomani
Dromomani sadece geçmiş travmaların bir sonucu
değildir; günümüz dünyası da bu dürtüyü beslemektedir. Günümüzde
gösteriş kültürü, tüketim kültürü de bireyleri sürekli seyahat etme ve
bununla tatmin olma yoluna sevk edebilmektedir. Toplumsal bir faydası olmayan
bu seyahat etme çılgınlığı bireyler arasında bulaşarak “normalleştirilebilmek”tedir.
Sonuç olarak “seyahat etme
çılgınlığı” psikolojik ve sosyolojik temelleri olan tedavi edilmesi gereken
önemli bir patolojik durumdur. Bireye bu durum fark ettirilmeli
ve birey yardım almaya teşvik edilmelidir. Ayrıca hepimiz bu tüketim
çılgınlığı sisteminin dayatmalarını fark etmeli ve sosyal
sorumluluk sahibi olmalıyız.
YAZAR: NİL GÜREL
Bağımsız Akademisyen, Araştırmacı Yazar
İletişim Bilimleri ve Sağlık Yönetimi Bilim
Uzmanı, MSc
Akademinin Üreten Kadınları: Geleceğin İktisadi Kodlarını Yeninden Yazıyorlar Pandeminin yarattığı küresel arz-talep şokları, dijitalleşmen...