NİL GÜREL

13 Ocak 2026 Salı

İKTİDARIN DANIŞMANI DEĞİL, VİCDANI OLMAK: ULUSLARARASI HUKUK, FELSEFE VE AKADEMİDE "CAM TAVAN"

Dr. Ayşe Yaşar ÜMÜTLÜ ile Adalet Arayışı ve Sylvia Plath Metaforu Üzerine Derin Bir Söyleşi

Akademisyen iktidarın danışmanı değil, vicdanı olmalıdır." ⚖️

Bugün, Bağımsız Akademisyen Dr. Ayşe Yaşar ÜMÜTLÜ hocamla gerçekleştirdiğimiz, zihin açıcı ve bir o kadar da sarsıcı söyleşiyi sizlerle paylaşıyorum.

Sadece hukuku değil; akademide kadın olmayı, "sessiz dışlanmayı", verilmeyen ünvanları ve buna rağmen üretmeye devam etmenin onurunu konuştuk. Ayşe Hoca, Sylvia Plath’in "incir ağacı" metaforuyla gençlere ve bizlere sesleniyor: Tek bir alana kapanmak güvenlik değil, büyük risktir. Potansiyellerinizi dalında çürütmeyin.


Akademik yolculuğunuz kamu yönetimi ve uluslararası ilişkilerden hukuk felsefesine kadar uzanıyor. Bu yönelimi belirleyen temel kırılma noktası neydi?

Bir kopuş ya da kırılmadan ziyade derinleşme süreciydi. Siyaset ve hukukun yalnızca uygulama alanları değil, aynı zamanda düşünsel iddialar taşıdığını fark ettiğim an, benim için gerçek bir başlangıçtı. Zihinsel bir devrimdi. Felsefe bana iktidarın ve hukukun hangi gerekçelerle meşrulaştırıldığını sorgulama imkânı sundu.

 

Hukuk gibi normatif bir alanda felsefeyle uğraşmak sizce neyi mümkün kılıyor?

Felsefe, mevcutla yetinmez yani “böyle gelmiş böyle gider” demez, “olması gereken”i düşünmeye zorlar. Bu da sosyal bilimlerin dogmatikleştirilmiş metinler toplamı olmaktan çıkarıp, etik, adalet ve insan onuru merkezli bir tartışma alanına dönüştürür. Mesela felsefe olmadan hukuk, otoritenin dili ve aracı olmaya çok daha yatkındır.

 

Akademisyen olmayı mı, yoksa “düşünce üreticisi” olmayı mı kendinize daha yakın görüyorsunuz?

Akademisyenlik bir meslek, düşünce üretmek ise bir sorumluluk. İkincisi olmadan birincinin anlamı eksik kalıyor. Bugünün akademi dünyasının en önemli problem bu. Kendimi daha çok kamusal sorumluluk taşıyan bir akademisyen ve düşünce üreticisi olarak görüyorum. Makalelerimde yeni bir tespit veya fikir, yahut çözüm önerisi sunabilmek üzere odaklanıyorum.

 

Multidisipliner çalışmalar neden akademide hâlâ sorunlu?

Aslında çokça övülür, ama gerçekte akademide gizli nefret unsurudur. En yaygın nedeni ise “alan yobazlığı”dır. Bir diğeri de Sylvia Plath’in İncir Ağacı hikayesindeki metaforuyla anlatabileceğim bir korku biçimidir. Hikayede kişi seçim yapamayıp dalında çürüttüğü incirlerle yani potansiyelleri ile bir gün üzüntüyle yüzleşir. İşte bu gibi nedenlerle multidisiplin çalışmaktan korkulur. Halbuki bugünün dijital dünyasında tek bir alana kapanmak güvenlik değil, büyük risktir. Dijitalleşmenin neticesi pek çok meslek çürüyecek, o zaman insanlar keşke tek bir alana odaklanmasaydım, başka potansiyellerime de zaman ayırabilseydim diyecekler. İnsanları tek bir alana zorlamaya devam edersek, özellikle gençleri, ev gençleri olmaya mahkum ederiz. Çünkü bugün okudukları bölümler belki de yarın bir meslek bile olmayacak.

 

Akademide kadın akademisyen olarak karşılaştığınız sistematik engeller nelerdir?

Evet, dediğiniz gibi bu engeller bireysel değil sistematiktir. Literatürde bunun çeşitli isimleri var: Matilda Etkisi, Cam Tavan ve sessiz dışlama.

Matilda Gage kadınların icatlarının erkekler tarafından sahiplenildiğini ilk fark eden kişi. İsmi ondan geliyor. Aslında Matta Etkisinin cinsiyet odaklı versiyonudur. Matta Etkisi ise kıdemli ve tanınmış bir bilim insanı, genç ve tanınmamış bir meslektaşıyla ortak çalışma yaptığında, başarının kıdemli olana yazılması durumudur.

Bir de Cam Tavan terimi var. Kadınların kariyer basamaklarında belli bir seviyeden sonra görünmeyen engellerle karşılaşarak üst pozisyonlara ulaşmasının engellenmesi demektir.

Popüler dünyaya gelince de kadın akademisyenler çoğu zaman “fazla eleştirel”, “fazla politik” ya da “fazla görünür” olmakla suçlanır. Erkek meslektaşlar için entelektüel cesaret sayılan nitelikler, kadınlar için uyumsuzluk olarak etiketlenir. Yani asıl engel, açık ayrımcılıktan çok sessiz dışlama mekanizmalarıdır. Ben de bu süreçleri birebir yaşadım: Görmezden gelinen çalışmalar, verilmeyen ünvanlar, haksız ve hukuksuz değerlendirmeler… Akademisyenin yıllarını ve emeğini çalmak ne yazık ki hâlâ hafife alınıyor.

 

Bağımsız akademisyenlik sizin tercihiniz mi? Yoksa bir zorunluluk mu?

Şartlar öyle gerektirdi. Çalıştığım bölümü YÖK kapattı, üniversitelere bir esneklik tanıdı. Yeni bölüm açıp akademisyenleri oraya aktarmak veya uygun başka bölümlere yerleştirmek şeklinde… Ben uluslararası ilişkilerin uluslararası hukuk anabilim dalına aktarılmak istedim. Üniversitenin tercihi ise yeni açtığı alakasız bölüme aktarmak oldu. Halbuki “kişiyi potansiyelinin altında çalışmaya zorlamak”, “mobbing” olarak tanımlanmış haksız bir fiildir. İstifa ettim. Şimdi çalışmalarımı bağımsız akademisyen olarak sürdürüp doçentlik sürecim için mücadele ediyorum.

 

YouTube kanalı kurma fikri hangi ihtiyaçtan doğdu? Kanalınızda hangi alanlara yer veriyorsunuz?

Akademik bilginin dar bir çevrede dolaşıp durmasına ve çalışmalarımın görünmez kılınmasına itirazım vardı. YouTube, hukuku, felsefeyi ve siyaseti elit bir dilin dışına çıkarma imkânı sunuyor. Kanalda hukuk felsefesi, adalet teorileri, siyasal düşünce ve güncel meseleleri ele alıyorum.

 

Akademisyenlerin sosyal medyada görünür olması neden önemli?

Çünkü bilgi artık yalnızca üniversitelerde üretilmiyor. Akademisyen ya bu dönüşümün öznesi olur ya da pasif bir izleyicisi. Kamusal görünürlük, popülerleşmek değildir, zaten kanalım “niş” bir eğitim kanalı, bu kamusal sorumluluk almak demektir.

 

Adalet hâlâ evrensel bir kavram mı, yoksa siyasallaştı mı?

Adalet idealleri evrensel; uygulaması ise son derece siyasal kaldı. Sorun adaletin evrenselliği değil, kimin adaletinin evrensel sayıldığıdır.

 

Hukuk ile adalet arasında bir kopuş var mı?

Modern dünyada hukuk giderek prosedürel bir düzene indirgendi. Adalet düşünsel ve etik içeriğini kaybediyor. Hukuka uygun hale getirmekle, adil olmak karıştırılıyor.

 

Özgürlük modern hukukta gerçekten korunuyor mu?

Çoğu zaman özgürlük, sınırları önceden çizilmiş bir hareket alanı artık. Bu anlamda özgürlük, sıklıkla retorik bir meşruiyet aracına dönüşüyor.

 

Hukuk gücü sınırlamak yerine meşrulaştırıyor mu?

Özellikle olağanüstü hâl rejimlerinde ve güvenlik dönemlerinde hukuk, gücü sınırlamak yerine normalleştirebilir, ama yine hukukun meşru gördüğü sınırların aşılmaması gerekir.

 

Algoritmik adalet tartışmaları hukuk felsefesini nasıl etkiliyor?

Adaletin artık yalnızca insanlar arasında değil, insan–makine ilişkilerinde de düşünülmesi gerekiyor. Algoritmalar tarafsız değil; onların adaleti de politik olacaksa değişen tek şey daha hızlı yargılanmak olacaktır.

 

Dijital çağda insan hakları yeniden tanımlanmalı mı?

Kesinlikle. Mahremiyet, ifade özgürlüğü ve beden bütünlüğü gibi kavramlar artık dijital uzamda yeniden düşünülmeli.

 

Hukuk teknolojinin hızına yetişebilir mi?

Teknik olarak zor; felsefi olarak mümkün. Hukuktan hız değil, yön beklenmelidir. Ancak elbette “geciken adalet, adalet değildir”.

 

Doktora teziniz Herbert Spencer ile İbn Haldun’u buluşturan ortak zemin nedir?

İkisi de toplumu organik bir yapı olarak görür. İbn Haldun’un devletin yükseliş ve çöküş döngülerine dair tespitleri, bugün otorite krizlerini anlamak için hâlâ çok öğretici. Bu konuda youtube kanalımda yeni bir podcast serisi yapıyorum İbn Haldun’la başladım Herbert Spencer ile devam ediyorum.

 

Evrensel hukuk mümkün mü?

Tam anlamıyla evrensel değil; ama evrensel idealler taşıyan hukuk mümkündür. Hukuk her zaman kültürel bağlamdan beslenir.

 

Günümüz akademisi düşünce üretmeye mi, uyum sağlamaya mı teşvik ediyor?

Ne yazık ki çoğu zaman uyuma. Yayın sayısı, atıf ve performans ölçütleri, entelektüel risk almayı cezalandırıyor.

 

Akademisyenin iktidarla ilişkisi nasıl olmalı?

Saygılı ve mesafeli, eleştirel ve bağımsız. Akademisyen iktidarın danışmanı değil, vicdanı olmalıdır.

 

Türkiye’de felsefe, siyaset ve hukuk alanındaki en büyük sorun nedir?

Eleştirel düşüncenin siyasal sadakatle ölçülmesi.

 

Akademik unvanlar düşünsel cesareti artırıyor mu?

Artırmalı ama sanki çoğu zaman törpülüyor. Ünvan yükseldikçe risk alma azalıyor.

 

Hukuk etiği mi bireysel ahlak mı?

Hukuk etiği, ahlaki sorgulamayı bastırıyorsa sorunludur. Çatışma halinde vicdan susturulmamalıdır.

 

Modern insanın adalet duygusu zayıfladı mı?

Zayıflamadı; ama çok yoruldu diyebilirim.

 

Felsefe bugün hâlâ hayata dokunabilir mi?

Dokunmak zorunda artık. Aksi hâlde yalnızca akademik bir egzersiz olarak kalacak.

 

İnsan mı hukuku şekillendirir, hukuk mu insanı?

Karşılıklı ve çatışmalı bir süreçtir. Entelektüel kimlikler ilkeleri üretir, bunlar toplumsal normlara dönüşür ve ardından meclisler tarafından yasa haline getirilirler. Hukuk bu yolla topluma şekil veren yapı taşlarına dönüşür.

 

Öğrencilere tek cümlelik mesajınız?

Bütün bilimlerin anası felsefeyi öğrenmeden başka bilimlere teslim olmayın!

 

Akademi dışında en çok neyle meşgulsünüz?

Yazmak, sanatla ilgilenmek, youtube kanalıma dijital bir miras oluşturmak, yürümek ve düşünmek.

 

Bu söyleşiden akılda kalmasını istediğiniz temel düşünce?

İnsan ruh, beden ve zihinden oluşur. Günümüz eğitim sistemi bizleri böyle bir bütün olarak eğitmez. Kendi potansiyellerinizi bu minvalde mutlaka geliştirmelisiniz. Bir zamanlar çift dal okumak da yoktu. Yakında multidisiplin çalışmaların yolu açılmazsa mesleksiz insan yığınlarını idare edemeyeceklerini görecekler. Ayrıca hukuk, adaletin garantisi değil; ancak onu aramanın bir hâl yoludur.

 

Türkiye merkezli uluslararası hukuk çalışmaları neden sınırlı?

Merkez–çevre bilgi hiyerarşisi ve özgüven eksikliği. Köşe başlarını devler tutmuş…

 

Uluslararası hukuk önümüzdeki 20 yılda nerede dönüşecek?

Dijital egemenlik, iklim adaleti ve göç hukukunda ilerleyecek.

 

Disiplinlerarası çalışmalar hakkında?

Çok zor ama kaçınılmaz. Biraz önce anlattığım gibi.

 

En büyük metodolojik sorun?

Pozitivizmin sorgulanmadan kabul edilmesi. Pozitivizmin devamı niteliğindeki gelişmelerden bihaber olunması.

 

İyi akademisyen yalnızca üretken midir?

Hayır. Kesinlikle hayır. Etik duruş ve kamusal katkı en az yayın kadar önemlidir. Ama bu cesaret ve yönelimin de teşvik edilmesi gerekir.

 

Geleceğin akademisyeni hangi yetkinliklere sahip olmalı?

Öncelikle eleştirel cesaret, ardından çağın gereği çok iyi bir dijital okuryazarlık. Ve benim geliştirmeye çalıştığım kamusal iletişim becerisi.

 

Gençlere tavsiyeniz?

Akademiyi idealize etmeyin ama kendinizi geliştirmekten ve düşünmekten de vazgeçmeyin. Tek yönlü, tek dalda ilerlemek artık yeterli değil. İçinde bulunduğumuz çağ, bilgi ve teknoloji çağı, hakikatle kurduğumuz ilişki bile dönüşüyor. Sylvia Plath metaforunu anlayanlar için söyleyeyim, ağaçtaki incirleri toplamak için yapay zeka size yardımcı olur. Hatta onlarla neler üretebileceğinize de yardım edecek.

Yapamayacağı tek şey, içinizdeki potansiyeller! Onlar yaratılışınızda size verilenler ve sadece size mahsus…

Ruhunuzu sanatla, bedeninizi sporla ve zihninizi bilimle geliştirin. Ve bunlarla içinizdeki potansiyelleri mutlaka keşfedin!

 Link:

https://euhaber.com/haber/iktidarin-danismani-degil-vicdani-olmak-uluslararasi-hukuk-felsefe-ve-akademide-cam-tavan

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

SAĞLIKTA DİJİTAL DÖNÜŞÜM ve POLİTİKA ENTEGRASYONU: KALİTE 4.0 ve ULUSLARARASI SAĞLIK YÖNETİMİNE YANSIMALARI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME "...