NİL GÜREL

21 Aralık 2024 Cumartesi

Kartal “Bu Nedenle” Yüksekten Uçar…

Pes Etmeden İlerlemek: Doğadan İlham Alan Bir Yolculuk

Bir kartalı gagalamaya cesaret edebilen tek kuş kargadır…

Karga fırsatını yakaladığında kartalın üstüne oturur ve boynunu ısırır;

Ancak ilginç bir şekilde…

Karga ona rahatsızlık vermesine rağmen kartal hiç karşılık vermez; onunla savaşmaya tenezzül bile etmez.

Mevcut durumdan hemen kurtulmak için vaktini ve enerjisini boşa harcamaz.

Bunun yerine kartal kanadını açar ve göklere yükselir,

Yükselir,

Daha da yükselir…

Uçuş ne kadar yüksek olursa, karga için nefes almak o kadar zorlaşır…

Karga oksijen eksikliğinden bitap düşer ve kalan son enerjisini onun için artık dayanılmaz hale gelen koşullardan kurtulmak için kullanır.

Karganın verdiği rahatsızlığa takılmayan, onu kafaya takmadan yoluna devam eden kartal ise bu şekilde hedefinden sapmadan engeli saf dışı etmiş oluyor !!!

Hatta bu yaklaşım sadece küçük karga örneği ile sınırlı değil…

Kartal bu yöntemin işe yaradığını çok iyi öğrenmiş olmalı ki,

Kuşların tümü yağmur esnasında sığınacak bir yer bulurken, kartal ailesi bulutların üstüne çıkarak yağmurdan kurtulur…

Bu örneği pek tabii kendi hayatlarımıza da uygulayabiliriz…

Bir hedefe doğru ilerlerken engeller ve zorluklarla karşılaşmamız kaçınılmazdır.

Lakin pes etmek ya da önümüze çıkan şeye saplanmak yerine, ileriye doğru devam ettiğimizde diğer tüm gereksiz şeylerin kendiliğinden düşebileceğini akıldan çıkartmamak gerek!!!

Bu nedenle, koşullar ne olursa olsun bir kartal gibi daha yükseğe süzülmeye devam etmeli…

Amacımızdan şaşmadan ve anlık engellere saplanıp boşa zaman kaybetmeden onları aşacak çözümlere odaklanmalıyız!!!

Yürüdüğümüz manevi yollarda karga “ego”, kartal ise “Kutsal Ruh”olarak karşımıza çıkar.

Biz hangisini seçersek o olur, ona dönüşürüz…

Karga iken ille birilerine saldırır; bencil güdülerle hep haklı, daha iyi, daha başarılı, daha güzel olmaya çalışırız.

Kartalın ise böylesine ilkel güdüleri yoktur.

O savaşmaz, karşı çıkmaz, saldırmaz.

O sadece yükselir ve yükseldikçe karga ona ulaşamaz olur.

Zihinsel dönüşüm bir yandan bize karga ve kartal yanımızı gösterir; diğer yandan ise seçimimizi kartaldan yana yapmamızı sağlar.

Ve gün gelir karga oluşumuza güler geçeriz…

Yazar: Bengisu

Medium Türkiye Yayını

Link:

https://medium.com/turkiyem/kartal-bu-nedenle-y%C3%BCksekten-u%C3%A7ar-157d61d07afd

17 Aralık 2024 Salı

TÜYLER ÜRPERTİCİ TARİHİ BİR FOTOĞRAFIN BİZE SÖYLEDİKLERİ

Bir fotoğraf sadece o anın yansıması mıdır? Yoksa geçmişte kalan o anı şimdiye getirip geleceğe taşırken bize söyledikleri mi? Neler söylediğini duyabiliyor musunuz?

Science Alert bilim sitesinde bir haberde rastladığım tüyler ürpertici bir fotoğraf var ki bize çok şeyler anlatıyor. Fotoğraf, bizon imhasının en ünlü fotoğrafıdır. Bizon kafataslarından oluşan bir dağın ürkütücü görüntüsünü içeren fotoğraf 1892’de Rougeville’deki Michigan Carbon Works’un dışında çekilmiştir. Fotoğraf, 19.yüzyılda Kuzey Amerika’nın batısındaki bizonların yok edilmesini gösteren türlerin felaketle sonuçlanan kaybına dair önemli bir örnek teşkil etmektedir. Bu fotoğrafla, bir fotoğrafın dönüşen yaşamın kaydını tutmaktan öteye geçebildiğini görebiliyoruz.


https://digitalcollections.detroitpubliclibrary.org/islandora/object/islandora%3A151477 (Burton Tarih Koleksiyonu, Detroit Halk Kütüphanesi)

Dünyaca tanınan Amerikalı yazar, eleştirmen, kuramcı ve insan hakları savunucusu Susan Sontag, fotoğraf aracılığıyla bilinen bir olayın fotoğraf sayesinde daha gerçek hale geldiğini belirtmiştir. Yani bir olayı yansıtan bir fotoğraf olmasaydı olay bu kadar gerçekçi hale gelmeyecektir. O yüzdendir ki imgeler aracılığıyla fotoğraf vasıtasıyla bize anlatılanları çözümlemek, fotoğrafı sosyo-politik bağlamında okumak yani görsel sosyolojik bir analiz yapmak, görsel iletişimi çözümlemek önem kazanmaktadır.

Barthes, duygusal etki yaratan fotoğraflar için “punctum” (vurucu), rasyonel ileti aktaran fotoğraflar için “studium”(konu üzerine çalışılmış-özenilmiş) kavramlarını kullanır. Aslında Barthes, görsel sosyoloji yapmaya niyetli sosyoloğa ya da görsel iletişimciye fotoğraf çekmenin veri kaydetmekten öte bir eylem olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca bazı fotoğrafların her iki etkiyi taşıdığı görülmektedir. Öyleyse bizim de tüyler ürpertici yani vurucu etki yapan bu fotoğrafın aynı zamanda taşıdığı sosyolojik anlamları da anlamamız gerekmektedir. O halde gelin bu fotoğrafın arka planını birlikte okuyalım.

1892’den kalma bu fotoğrafta devasa bir Amerikan bizonu yığını taşıyan iki adam görülüyor. Fotoğrafta adamın birinin dağ gibi bizon yığının üstünde diğerinin ise bizon yığınının altında olduğu görülmektedir. Peki bu kadar bizon nasıl yok oldu?

Başlangıçta sayıları 30–60 milyon olan bizon sayısı, ticari avcılık ve hükümetin Kızılderili yaşam tarzını yok etmeyi amaçlayan kampanyaları sonucu 1000’in altına düşmüştür. Batı’nın artan kolonileşmesi bizonların büyük ölçekli katliamına yol açmıştır. Silahlarıyla beyaz yerleşimci avcıların gelişi; deri ve kemiklere yönelik artan pazar talebi, öldürmeyi yoğunlaştırmıştır. Sürülerin çoğu 1850 ve 1870’lerin sonu arasında yok edilmiştir. Fotoğraf bu yıkımın muazzam ölçeğini gözler önüne sermektedir. Görüntünün çimenli ön planından çıkan insan yapımı bir dağ, kemik yığını manzaranın bir parçası gibi görünüyor. Görüntü, Kanadalı fotoğrafçı Edward Burtnysky’ın “inşa edilmiş manzaralar” olarak adlandırdığı durumun bir örneği olarak okunabilir. Bunu Barthes’in “studium”(konu üzerinde çalışılmış, özenilmiş) kavramıyla da ifade edebiliriz. Michigan'da bu yapay manzarayı oluşturmak için çayırdan toplanan bizon kafataslarıyla bizonların yok edilmesinin korkunç ölçeğini göstermek hedeflenmiştir. Fotoğraf bu hayvanın katledilişinin (bizon soykırımı olarak ifade edilebilir) simgesi haline gelmiştir. Ancak bu fotoğraf, insan kaynaklı yıkım ve kibrin bir simgesinden daha fazlasıdır. Görüntüyü birden fazla mercekle analiz etmek ve ilişkilerin tarihsel sürecine bakmak gerekir.

Kafatasları yığını bizon yaşamının bolluğunu da göstermektedir. Peki bizonların yok edilmesinden önce Prairies’teki (Kanada, ABD ve Meksika’nın iç ovaları olarak da anılan çayırlık, “preri” yani otlakların, bitkilerin, çalıların bileşimi olan toprak alanlar) yaşam nasıldı? Bizonlar ölmeden önce nasıl ilişkilere sahipti? Bu ilişkiler ağını doktora sonrası Araştırma Görevlisi Danielle Taschereau makalesinde; “insan bizon ilişkileri”, “çok türlü ilişkiler”, “sömürgeci kapitalist ilişkiler” bağlamında irdelemiştir.

İnsan bizon ilişkileri kısaca özetlenecek olursa yerli milletler ile bizon sürülerinin yakından bağlantılı oldukları bilinmektedir. Çok sayıdaki bizon sürüsü, Prairies’te büyük, politik ve sosyal olarak karmaşık toplulukların oluşumunu kolaylaştırarak yerli milletlerin hayatını şekillendirmiştir.

Pek çok yerli bilim insanı, Ova yerli halkı ile bizon sürüleri ya da bufalo olarak adlandırılanlar arasında yakın ilişkiler olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin Cree siyaset bilimci Keira Ladner, Blackfoot yerli halk topluluklarının hiyerarşik olmayan örgütlenmesini ve işbirlikçi karar alma uygulamalarını incelemiştir. Buna göre Ladner, topluluk uygulamalarının, hiçbir hayvanın tek başına egemen olmadığı zorlayıcı olmayan kolektifler olarak çalışan bizon sürüleri ile yakın ilişkilere dayandığı sonucuna ulaşmıştır.

2014 yılında vahşi bizonları tekrar doğaya kazandırmayı amaçlayan yerel halkın öncülük ettiği Bufalo Anlaşması’ndaki şu cümle çarpıcıdır:

“Bizonlar bizim bir parçamızdır, biz de kültürel, maddi ve manevi olarak bizonların bir parçasıyız.”

Cree bilgini ve film yapımcısı Tasha Hubbard ise, birçok Ova yerli halkından bizonların yok edilmesiyle ilgili hikayeleri belgelemiştir. Hubbard, bu yok oluşu “soykırım” olarak ifade etmektedir.

Karşılıklı ilişki merceğinden bakıldığında fotoğraf anlamın ötesine geçmektedir. Dakato akedemisyeni Kim Tallbear’ın de ifade ettiği gibi: “Yerli halk, insan olmayanların, insan hayatlarını derinden şekillendiren toplumsal ilişkilere giren etken varlıklar olduğunu asla unutmadılar.”

Kafatasları yığını yalnızca bir ekosistemin yıkılışının sembolü değildir aynı zamanda ilişkilerin kaybının da sembolüdür.

Çok türlü ilişkiler bağlamında ise Taschereau’nun ifade etmek istediği şey, bizonların ekosistemdeki diğer canlılarla olan ilişkileri ve ekosistemdeki rolüne ilişkindir.

Buna göre bizonlar, sadece devasa büyüklükte değil aynı zamanda Batı’da temel bir türdür. Yani ekosistem üzerinde kritik bir öneme sahiptirler. Bu türlerden biri ortadan kaybolursa, başka hiçbir tür onun ekolojik rolünü üstlenemez ve bunun sonucu tüm ekosistem değişir.

Fotoğraftaki kafatasları yalnızca bizonların kaybı değil, tüm bir ekosistemin bozulmasını ifade etmektedir. Öldürülen her bizon, toprağı diğer türler için misafirperver kılan otlatma, yuvarlanma ve göç etme uygulamalarının sonu anlamına gelmektedir.

Fotoğraf sömürgeci kapitalist ilişkiler bağlamında analiz edilecek olursa takım giysili iki adamın bizon kafatasları ile gururla poz verdikleri görülmektedir. Varlıkları insan-hayvan ilişkilerinin başka bir yönünü ifade etmektedir: meta veya pazar ilişkileri.

Burtynsky; “Çoğu insan çöp yığınının yanından geçerken orada bir hikaye görmez. Ama her zaman bir hikaye vardır; sadece bakıp görmek gerekir” diyor. Rougeville fotoğrafının tarihsel arka planını sosyo-politik ilişkiler bağlamında analiz ederek yaptığımız bu yolculuk, hepimize bizon kaybının ölçeğinin ne kadar dramatik olduğunu göstermektedir. Bu acı hikayeyle aslında kaybedilen en önemli şeyin de insanlık olduğu gözler önüne serilmiştir. Diğer yandan 2014 yılında imzalanan yerli halkların öncülük ettiği Bufalo Anlaşması bir umut ışığı olmaktadır. Böyle sağduyulu, duyarlı ve bilinçli insanların artması dileğiyle..

Yararlanılan Kaynaklar:

Gök, R.V. Bir Yöntembilim ve\veya Sosyoloji alanı Olarak Görsel Sosyoloji, Yedi: Sanat, Tasarım ve Bilim Dergisi, Kış 2016, Sayı 15, s.25–40

Toksoy, G., Fotoğraf Aslında Neyin Belgesi? Fotoğrafın Toplumsallığı ve Medya ve Gerçeklik Tartışmalarında Değişmeyen Rolü, Mediterranean Journal Humanities, 2019, 9(2), s. 491–505

https://www.sciencealert.com/chilling-historical-photo-captures-the-deadly-impact-of-humans

https://www.fikriyat.com/galeri/kultur-sanat/insanligin-tahribatinda-guzeli-gordugumuz-dunya-fotograflari/2

 Not: Makalem Medium Türkiye Yayını tarafından kabul edilip yayına alınmıştır.

Link:

https://mediumturkiye.com/t%C3%BCyler-%C3%BCrpeti%CC%87ci%CC%87-tari%CC%87hi%CC%87-bi%CC%87r-foto%C4%9Frafin-bi%CC%87ze-s%C3%B6yledi%CC%87kleri%CC%87-8086d7f6a46e

8 Aralık 2024 Pazar

                   Linkedin'de Dünya Elbasan'ın Paylaşımından

Mimar Sinan Selimiye Camii'nin kubbesini o genişliğe oturtmak için 13 bilinmeyenli bir denklemi matematiğin bilinen 4 ana işleminden farklı beşinci bir işlem oluşturarak çözmüştür. Ayrıca minarelerin şerefelerine çıkanların yolda birbirlerini görmemeleri ise büyük bir dehanin ürünüdür. Almanlar aynı sistemi meclislerinin önündeki dev kürede kullanmışlardır Mimar Sinan ise bu sistemi 2 metre çapındaki minarelere yüzyıllar önce monte edebilecek bir dehadır. Almanların dehası ise, o kopya metale Selimiye'den daha fazla turist çekebilmelerindedir.


Selimiye camisinin zemini gevşek topraktır bu nedenle minarelerinin yakın zamanda yıkılacağı düşünülmüş uluslararası bir grup mühendis toplanıp camiyi sağlama alma üzere incelemelerde bulunulmuş ve son olarak en son teknoloji olan metal kelepçelerle minarelerin temellerini sabitlemenin en iyi çözüm olduğuna karar vermişlerdir. Minarelerin temellerini açınca, koymayı düşündükleri kelepçelerin aynıları ile karşılaşmışlardır. Mimar Sinan yüzyıllar önce aynı şeyi düşünmüş, yapmış bir şahsiyettir.

Ayrıca 1950lerde bir grup Japon mühendis Türkiye'de mevcut tarihi eserleri incelemek için izin alır sıra Selimiye'ye geldiğinde ondan sonraki tüm incelemeleri iptal ederler ve kalan tüm zamanı bu camiye ayırırlar çünkü camii bambaşka, bilinmeyen sistemlere sahiptir. Uzun süre incelemelerin sonucunda caminin altında mevcut raylı sistemi keşfederler bu sistem sayesinde o zayıf toprakta yapı ayakta kalabiliyor ve herhangi bir sarsıntıda 5 derece dolaylarında esneyebiliyordu bu şekilde yapı en ufak zarar görmüyordu. Bu sistemi keşfeden Japonlar ülkelerine döndüklerinde aynı sistemi gökdelenlerde uygulamaya başlarlar ve gökdelenlerin güvenliği, sağlamlığı katbe kat arttırılmış olur. Sonuç olarak bugün tüm dünyada gökdelenlerde bu sistem uygulanmaktadır.

Türk mimari tarihine adını altın harflerle yazdırmış olan Mimar Sinan, Kayseri’nin Ağırnas Köyü’ndendir.

Mine Ölçer

28 Kasım 2024 Perşembe

Sayın Doç. Dr. Mustafa Sami MENCET hocamızla 1.Uluslararası Medya, Dijital Kültür ve Din Kongresi’nde Sunduğumuz ve Akademik Makaleye dönüştürdüğümüz çalışmamız Journal of Media and Religion Studies Dergisi tarafından kabul edilip yayına alınmıştır. Faydalı olması dileğiyle🙏

https://dergipark.org.tr/tr/pub/mediad/issue/84654/1524716

 

27 Kasım 2024 Çarşamba

https://nilgurel.blogspot.com/2024/11/bilmece-anlaslamamak.html

21 Kasım 2024 Perşembe

                                             DİYANET TAKVİM ARKA YÜZ

 REENKARNASYON NEDİR?

Ruh göçü ya da tenasüh olarak ifade edilen reenkarnasyon; ölen bir kimsenin ruhunun bir başka varlığa geçmesi(hulûl) anlamına gelir. Daha çok Hint coğrafyasında zemin bulan ruh göçü inancına göre, ruh ölümle birlikte yok olmayıp başka bir bedende yaşamaya devam eder. Ruh göçü inancının, Hint kültüründeki ölümsüzlük düşüncesi ve kast sisteminden kaynaklanmaktadır. Ruhun ve ölümden sonraki hayatın mahiyeti, gaybi konulardan olup akıl yürütmeyle bilinemez. Bu tür konularda ancak bir peygamberin haber vermesiyle kesin bir yargıya varılabilir. Kur’an’da ve hadislerde “ruh göçü” ve benzeri bir anlayışı doğrulayan ya da buna işaret eden bir delil yoktur. Aksine Kur’an ölen bir kimsenin dünyaya tekrar geri dönemeyeceği açıkça ifade edilmiştir (bk.Mü’minun, 23\99-100). Bu İtibarla İslam’a göre ruhun başka bir bedene intikali, diğer bir varlıkta yeniden doğması veya bedenlenmesi inancı batıldır.

16 Kasım 2024 Cumartesi

BİZE YANSIYAN BENLİĞİMİZLE BİR NE KADAR BİZİZ?

Benlik; öz varlık, birini kendisi yapan şey, onu diğerlerinden ayıran temel şey, kendilik olarak farklı biçimlerde tanımlanabilen bir kavramdır. Daha genel anlamda ise benlik, özne olarak “ben”in nesne olan “ben” hakkında düşünmesi olarak ifade edilebilir. Benlik, oldukça geniş ve derin bir kavramdır.

Benlik kavramı, kişinin kendi hakkında sahip olduğu imajdır. Benlik kavramının sosyal ve ideal boyutu vardır. Bizim, toplumun görüşlerine göre şekillendirdiğimiz benlik sosyal benliktir. Kişinin ne olmak istediği ile ilgili görüşlerinin karşılığı olan benlik ise ideal benliktir.

Kişinin benliği başkalarının kendini nasıl göründüğü algısı yoluyla etkilenme süreçleri ise ayna benlik olarak ifade edilir. Ayna benlik hem “kişinin kendi hakkındaki görüşlerini” hem de “başkalarının kendisi ile ilgili görüşlerine yönelik algısını” kapsamaktadır.

O halde Amerikalı Sosyolog Charles Horton Cooley’in açıkladığı gibi:

“Ben düşündüğüm kişi değilim,

Ben düşündüğünüz kişi değilim,

Ben düşündüğünüzü düşündüğüm kişiyim.”


Peki başkaları bizi ne kadar iyi tanıyor acaba? Sizi kafalarındaki şema ve önyargılarından veya kültürel değerlerden bağımsız nasıl yargılayabiliyorlar? Bizim neyi neden yaptığımız, geçmişimizi bilmeden, bilinçaltımıza girmeden bizim hakkımızda nasıl değerlendirmeler yapabiliyorlar?

Ya da siz, başkaları benim hakkımda ne düşünüyor acaba sorusuna takılıp bir sorunsal mı oluşturuyorsunuz?

Bu şekilde insan ne kadar mutlu olabilir? Örneğin Allah’ın nezdinde öz benliğini ortaya koymak isteyen bir birey bunun için yaşam şartlarını oluşturmak istese buna engel olabilecek tüm sosyal engellerle mücadele etmesi gerekecektir. Onu anlamayan kişilerin onun hakkında ne düşündüğünü umursamazsa öz benliğini de ortaya koyabilecektir.

Bu durumda sosyal engeller içerisinde benliğimizi nasıl ortaya koyabiliriz? Ya da şöyle de sorabiliriz: “Benliğimizi nasıl koruyabiliriz? Bilinçaltımıza negatif düşünceler empoze eden, yaşam enerjimizi, verimliliğimizi düşüren insanlardan ve medya içeriklerinden uzaklaşmalıyız. Fiziksel olarak bir arada olmak zorundaysak da veya istemeden bazı içeriklere maruz kalıyorsak da duygusal bağı kesmeliyiz. Eve geldiğimizde dinlendirici müzik eşliğinde veya doğa sesleri, ney eşliğinde zihnimizi dinlendirmemiz bize fayda sağlayacaktır. Veya evdeki iş rutinlerimizi dinlendirici müzik eşliğinde yapmak da tazeleyici, yenileyici, stres giderici bir seçenek olacaktır. Bu noktada kişiye özel pek çok seçenek olabilir. İbadetler, dualar da dini vecibe ve ritüel olmasının yanı sıra zihni berraklaştıran dinsel manada adeta insanı nurla dolduran bir seçenektir. Özellikle uyumadan önce zihnimizi boşaltmalıyız. Örneğin uyumadan önce dua etmek, dinlendirici bir müzik dinlemek veya yukarıdan gelen beyaz bir ışığın beynimizi ve tüm vücudumuzu doldurduğunu hayal etmek fayda sağlayacaktır.

Ve negatif insanlarla mücadele etme hususunda insanlara vereceğimiz en güzel cevap onların söylediklerini umursamayıp başarılı olmaktır. Sabır, dua, olumlu düşünme alışkanlığı (olumlama yapma), şükür, inanç ve inancı pekiştiren araçlar (ibadet, zikir, tefekkür v.b.) ve faydalı meşguliyetler (ilim öğrenmek, kitap okumak, yazmak (veya yeteneğimizin olduğu herhangi bir sanatı icra etmek), yetenek geliştirmek, kendini geliştirmek v.b.) bizim güç faktörlerimiz olmalıdır. Ayrıca yaşam amacımıza odaklanmak yüksek bir motivasyonla ilerleyişimizi sağlayacaktır. O halde yaşam amacımızı bulmalıyız.


Unutmayın güç bizim içimizde. Ve bence en büyük huzur yaratıcıya yakın olmakta.

“Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur" (Rad Suresi 28.Ayet, kuran.diyanet.gov.tr)

İşte tüm olumsuzluklara karşın oluşturduğumuz bu koruma kalkanı bize zarar veremeyecektir. Benliğimizi en iyi şekilde ortaya koymamızı, korumamızı sağlayacak ve bir nevi “yanlış benlik algısına” (çevremizdeki olumsuz yargıların oluşturduğu yani ayna benliğin çevreden yansıyan kısmının bizde oluşturduğu olumsuz intiba anlamında ortaya koyduğum kavram) sahip olmamızı engelleyecektir.

“Gemiler etrafındaki su yüzünden değil içine giren su yüzünden batarlar. Etrafınızda olanların içinize girmesine ve sizi ağırlaştırmasına izin vermeyin” (Reginald. A Burell/Stay Afloat).

Kaynakça:

https://tr.wikipedia.org/wiki/Benlik

https://www.tolgaakkus.com/2021/05/ayna-benlik/

https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Ra%27d-suresi/1734/27-28-ayet-tefsiri

Not: Yazım Medium Türkiye Yayını tarafından kabul edilip yayına alınmıştır:

https://medium.com/turkiyem/bi̇ze-yansiyan-benli̇ği̇mi̇zle-bi̇z-ne-kadar-bi̇zi̇z-4bf851aa56a9

7 Kasım 2024 Perşembe

 Ama Dostum Bu İmkansız... Mı Acaba? - Bannister Etkisi

1954 yılına kadar insanlar 1 mil (yaklaşık 1.6 km) mesafeyi 4 dakikadan kısa sürede koşmanın insan doğasına aykırı olduğunu düşünüyorlardı. Doktorlar, bilim insanları ve hatta atletler bile bu mesafenin bu kadar kısa sürede tamamlanamayacağına inanıyordu. Hatta, denemeye kalkışmanın tehlikeli olabileceği söylentisi bile vardı. İşte bu noktada sahneye Roger Bannister çıktı.

Bannister, İngiliz bir tıp öğrencisiydi ve "imkansız" kavramını pek umursamıyordu sanki. 6 Mayıs 1954 tarihinde, Oxford’da düzenlenen bir yarışta, bu "imkansızı" başardı. Bannister 1 mili 3 dakika 59 saniyede koşarak insanlığın sınırlarını yeniden tanımladı. Ve işte o gün, sadece bir dünya rekoru kırılmadı, aynı zamanda zihinlerdeki "yapılamaz" algısı da yıkıldı.

İşte bu, Bannister Etkisi olarak bilinir. İmkansız gibi görünen bir şey bir kişi tarafından başarıldıktan sonra, onu izleyen birçok kişinin de başarabilmesi şeklinde tanımlanır. Bannister'ın başarısından sonra birçok atlet, 1 mili 4 dakikanın altında tamamlayabilmeye başladı. Sonraki yıllarda daha kısa sürede koşanlar da oldu, 18 yaşın altında olup tamamlayanlar da. Peki ne değişmişti? Hava mı? Koşu pisti mi? İnsan vücudu mu? Hayır, sadece insanların zihnindeki algı.

Zihnimizdeki Bariyerler

Bannister Etkisi, bize en büyük engelin çoğu zaman fiziksel değil, sadece zihnimizde olduğunu hatırlatıyor. İnsanlar bir şeyin imkansız olduğunu düşündüklerinde, ona ulaşmak için çaba harcamazlar bile. Ama biri o duvarı yıktığında, diğerleri de aynı yoldan geçmeye cesaret eder, ve o duvar hiç orada olmamış gibi geçerler.

Bu sadece sporla da sınırlı değil. Bilimde, iş dünyasında, sanatta da aynı şey geçerli. Bir inovasyonun yapılamaz olduğu düşünülürken, biri bunu başarır ve ardından dünya değişir. İnsanların uçabilmesi ve uçaklar mesela, ya da dokunmatik ekranlar ve akıllı telefonlar. İlk başta hepsi imkansızdı, ama şimdi hayatımızın vazgeçilmezi.

"Ama sihir, sanıldığı kadar basit değildir. Evrensel bazı yasalara uymak zorundadır. Bunlardan biri de ne kadar zor olursa olsun, bir şey bir kez başarıldığında, o şey çok daha kolay hale gelir ve bu nedenle sıkça yapılmaya başlanır. Büyük bir dağ, güçlü adamlar tarafından, birçok başarısız denemeden sonra tırmanılabilir, bundan birkaç yıl sonra büyükanneler, çay molası için o dağa yürüyüş yapıp, sonra da gözlüklerini nereye bıraktıklarına bakmak için geri dönerler."

Terry Pratchett - Maskeli Balo

Uçamayan Uçan Makineler

9 Ekim 1903 tarihinde New York Times gazetesinde "Uçamayan Uçan Makineler (Flying Machines Which Do Not Fly)" başlıklı bir makale yayınlanır. Makaleye göre matematik, mekanik gibi alanlarda bilim insanlarının birlikte çalışması ve bilginin üst üste koyulması ile ancak 1 ila 10 milyon yıl içinde uçan makineler mümkün olabilecekmiş. Yani kısaca uçmanın imkansız olduğu yazılmış. Neyse ki Wright kardeşler gazeteyi okumamış, ya da okuduysa bile hayallerinden vazgeçmemiş olacak ki, sadece 69 gün sonra, 1903 yılı daha bitmeden, 17 Aralık'ta uçabildiler. Ve insanlığın uzaya gitmesine olanak sağlayacak bir fitili ateşlediler.

Şimdi ise uçaklar hayatın olağan bir parçası. Öyle ki, siz bu yazıyı okurken yaklaşık 3 milyon kişi uçuyor. Kim bilir, belki de bu yazıyı uçakta okuyorsunuzdur. Dedik ya uçmak artık hayatın bir parçası. Birkaç ay önce A380 ile uçuşumda koltuk numaram 89 idi, şaka gibi, tam 89uncu sırada, üstelik arkamda birkaç sıra daha vardı. İki katlı uçakta 600'den fazla yolcu, 20 farklı dil konuşabilen 30'dan fazla görevli vardı. 500 tondan daha ağır, 4 milyondan fazla parçanın birleşmesi ile oluşmuş, mühendislik harikası devasa metal kuş, adeta 1903'teki makale ile dalga geçiyordu.

Sizin Görünmez Bariyeriniz ve Bannister Anınız

Bannister Etkisi'ni hayatınıza uygulamak için, sınırların sadece birer algı olduğunu kabul etmek önemlidir. Kendi hayatınızda neyi "imkansız" olarak görüyorsunuz? Belki de o sınır, sadece zihninizin size koyduğu bir bariyerdir. Cesur olun, ilk adımı atın. Kim bilir, belki siz de bir gün bir Bannister olursunuz.

Unutmayın, imkansız sadece bir kelimedir. Onu yıkmak ise bir cesaret meselesi.

Bonus: Tetris'i Kıran 13 Yaşındaki Çocuk

2024 yılı oyun dünyasından ilginç bir haber ile başladı. 13 yaşında ABD'li bir çocuk Tetris oyununu bitiren ilk kişi olmuştu habere göre. Ocak ayında belki siz de gördünüz bu haberi. Benim gibi konuya uzak biriyseniz, eee ne var canım bunda diye düşünüp geçmiş olabilirsiniz. Ben öyle yaptım çünkü. Ta ki uzun zamandır listemde bekleyen bu yazı için biraz araştırma yapmaya başlayıncaya kadar.

Meğer Tetris oyunu ne Bannister'lar çıkarmış, dünya rekorları nasıl da gelişmiş. 13 yaşındaki Willis Gibson'ın (Blue Scuti) başarısı aslında tetris oyunundaki dünya rekorlarının yıllar içinde nasıl kırıldığını, tekniğin, yaratıcılığın, inovasyonun, yılların birikimi ile nasıl geliştiğini ortaya koyuyormuş.

Konuyla ilgili olarak şu Youtube videosunu kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim: The History of Tetris World Records. Oyun dünyasında rekor kırmanın inovasyonun bir göstergesi olduğunu ve insan başarısının nasıl bir kolektif çabayla ilerlediğini anlatan, belgesel tadında çekilmiş keyifli bir video. Birazcık uzun (yaklaşık 2 saat), ama bence kesinlikle değer.

 Link: https://21yylideri.com/bannister-etkisi/

30 Ekim 2024 Çarşamba

"Dağ sise gömüldüğünde ya da sağanak boşandığında yürümeye devam etmek zorundasınızdır" 

                                                 Frederic Gros (Yürümenin Felsefesi kitabından)

27 Ekim 2024 Pazar

               LUHN ALGORİTMASI NEDİR?

Luhn algoritması, dijital doğrulama için kullanılan bir kontrol mekanizmasıdır. 1954 yılında IBM’den Hans Peter Luhn tarafından icat edilen bu algoritma, özellikle kredi kartı numaralarının, IMEI numaralarının ve diğer çeşitli hesap numaralarının doğrulanmasında kullanılır. Bu algoritma, yanlış girilen numaraların, özellikle bir hata sonucu oluşan basit hataların tespit edilmesine yardımcı olur.

Luhn algoritması, finans ve teknoloji sektörlerinde yaygın olarak kullanılan bir doğrulama algoritmasıdır. 1954 yılında, IBM’de çalışırken Hans Peter Luhn tarafından icat edilmiştir. Bu algoritma, özellikle kredi kartı ve IMEI numaralarının doğrulanması gibi alanlarda kullanılır. Önemli özelliği, hatalı veri girişlerini yakalayabilmesidir. Algoritma, belirli bir dizi üzerinde aritmetik işlemler yaparak o dizinin geçerli olup olmadığını kontrol eder. Bu sayede veri girişindeki hataların minimuma indirilmesi sağlanır.

Hans Peter Luhn, modern bilgi teknolojileri ve veri yönetimi alanında önemli katkılarda bulunan bir bilim insanı ve mucittir. 1896 yılında Almanya’nın Barmen şehrinde doğmuş, kariyerinin büyük bir kısmını Amerika Birleşik Devletleri’nde geçirerek IBM’de çalışmıştır. Özellikle bilgi yönetimi, bilgi arama sistemleri ve veri işleme konularındaki çalışmalarıyla tanınır. Ayrıca, en bilinen buluşlarından biri olan Luhn Algoritması ile finansal dünyada veri doğrulama süreçlerinde devrim yaratmıştır.

Ayrıntıları aşağıdaki linkten okuyabilirisiniz:

https://www.bilgiustam.com/luhn-algoritmasi-nedir/

20 Ekim 2024 Pazar

2024 Mikro Dünya Yakın Çekim Yarışmasından En İyi 20 Görüntü

Yarışmanın 50. yılında, iğne uçlarına takılan kelebek kanatları ve fare beyinlerinden alınan hücreler sergilendi. 

Nikon’un Küçük Dünya fotoğraf yarışması yarım asrını geride bıraktı ve dünyanın mikroskopla görülebilecek en keskin, en göz alıcı görüntülerinden bazılarını sergiledi.

Detaylar için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz:

https://www.bizsiziz.com/2024-mikro-dunya-yakin-cekim-yarismasindan-en-iyi-20-goruntu/

7 Ekim 2024 Pazartesi

                                      BİR KUŞUN KANAT ÇIRPIŞI

Zaman akıp geçiyor. Kimi kez hüzünle, kimi kez sevinçle. Telaşla, bekleyişle, ümitle, sabırla, vazgeçişle.. Gelgitlerle.. Bazen karamsarlığa kapılıp hayallerden vazgeçişe sürüklenirken insan, bazen bir ümit ışığı süzülüverir kalbe ve yeşertir ümitleri ve geleceğe yol al almaya devam eder insan..

Bir kuş gibi gökyüzünde öylece uçmak, inişli çıkışlı bu zorlu yolculukta ilerlemek. Sonun geleceğini ama ne zaman geleceğini bilemediğin bir yolculuğa çıkmak..

Bu yolculuğa devam ederken zihnimden, kalbimden anda dökülenler ve yolculuğun çok başlarında da dökülen mısralar vardı içimden..

İşte lise yıllarında yazdığım bu yolculuğun şahitleri mısralar.. Süzülüp size akanlar, dile gelip sizinle buluştular:

Dünyadan bihaber daha bir çocuk

Henüz oturduğu rahat bir koltuk

Her şey pembe görünür, yaşam pek rahat

Bir gün uçurtma uçururken

Bakıverdi mi şöyle bir göğe

Ah! Ne güzel görünür bir kuşun kanat çırpışı

Şimdi karşıda duran genç bir insan

Artık o anda başlamıştır tasan

Eklenir art arda sorunlar, dertler

Yine de pek ortada değildir gerçekler

Hülyalara dalıp da baktı mı göğe

Eskisi gibi değildir bir kuşun kanat çırpışı

Yolda yürüyen şu yaşlı adam

Bir zamanlar değil miydi genç bir adam?

Kursağımızda kalır hayatın tadı

Artık her şeyin ne şekeri kaldı ne tuzu

Acılar da sevinçler de yaşanmamış gibi

Kafamızı sarar ölüm düşüncesi

Gökyüzünün rengi mavi değildir

Yaşlı adam göğe bakıp dua ederken

İşte o anda görünür bir kuşun son kanat çırpışı..

Not: Şiirim, Medium Türkiye Yayını'nda yayına alındı. 

https://medium.com/turkiyem/bi̇r-kuşun-kanat-çirpişi-ada3fa769d98

6 Ekim 2024 Pazar

 Gününüz aydın olsun, mutlu pazarlar. 

Bugün ilham verici bir başarı öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum. Özellikle akademisyen adayları için çok faydalı olacaktır. Okumak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz:

https://w3.sdu.edu.tr/ilham-verenler/11490/makalesi-ssci-q1-seviyesindeki-social-science-medicineda-yayimlanan-dr-ogr-uyesi-dilruba-izguden-ile-kariyer-roportaji


23 Eylül 2024 Pazartesi

VAN GOGH’UN ŞAŞIRTICI DERECEDE DOĞRU FİZİKSEL ÖZELLİKLERE SAHİP  MUHTEŞEM TABLOSUNUN GİZEMİ

Hollandalı ressam Vincent Van Gogh tarafından 1889 yılında yapılan Yıldızlı Gece, sanat dünyasının ortaya koyduğu en ilgi çekici eserlerden biridir. Sadece nefes kesici bir muhteşemlik hissini vermesinin yanı sıra çalkantılı, girdaplı türbülans fiziğinin ayrıntılı bir şekilde anlaşılmasını da sağlıyor. Peki bu nasıl oluyor? Gelin fizik kuramının bu çıkarımın doğruluğunu nasıl ortaya koyduğunu ve ressamın tablosunun mükemmelliğe nasıl ulaşabildiğini birlikte inceleyelim.

Son yapılan yeni ve derinlemesine bir analiz bu çıkarımı gerçekten doğruluyor. Buna göre Van Gogh’un başyapıtındaki fırça darbelerinin, Dünya atmosferinin ve muhtemelen daha geniş Evren’in akışkan dinamikleri ile uyumlu olduğu görülüyor.

Çin’deki Xiamen Üniversitesi’nden Fizikçi Yongxiang Huang, Van Gogh’un tablosu için, “Resim, doğal fenomenlere dair derin ve sezgisel bir anlayışı ortaya koyuyor diyor”. Huang bu durumu “Van Gogh’un türbülansı hassas bir şekilde temsil etmesi, bulutların ve atmosferin hareketlerini incelemekten veya gökyüzünün dinamizmini nasıl yakalayacağına dair doğuştan gelen bir his olabilir” şeklinde yorumluyor.

Çoğunlukla gözlerimizle göremeyiz ancak Dünya’nın atmosferi sürekli hareket eden, sürekli değişen ve çalkalanan bir sıvı kütlesidir. Bulutlar bu sürekli aktiviteyi ortaya çıkarabilir, ancak atmosferik türbülansı yakından anlamak için genellikle görünmez hareketlerini dikkatle haritalayan aletler gerekir.

Van Gogh’un Yıldızlı Gece’de tasvir ettiği atmosferik türbülansı elbette ölçemeyiz. Ancak Xiamen Üniversitesi’nden fizikçi Yinxiang Ma liderliğindeki bir grup bilim insanının yapabildiği şey, fırça darbelerini ölçerek önceki çalışmalarla uyuşup uyuşmadıklarını görmek oldu ve tabloda sergilenen türbülansın 1940’larda Sovyet matematikçi Andrey Kolmogorov tarafından yayınlanan teoriyle uyumlu olduğu tespit edildi.

Araştırmacılar bunu ortaya koyabilmek için oldukça dikkatli ve detaylı bir çalışma gerçekleştirdiler. Peki çalışma nasıl gerçekleştirildi?

Araştırmacılar makalelerinde “Bu resmin sadece bir kısmını inceleyen önceki çalışmaların aksine, bu çalışmada Richardson-Kolmogorov’un tüm kademeli türbülans resmini takip ederek sadece resimdeki türbülans ve çıkıntılar dikkate alınmıştır” diye belirtmişlerdir.

Elde edilen sonuç; Van Gogh’un gerçek akışları çok dikkatli bir şekilde gözlemlediği, dolayısıyla Yıldızlı Gece’deki girdapların yalnızca boyutlarının değil, aynı zamanda göreceli mesafelerinin ve yoğunluklarının da türbülanslı akışları yöneten fiziksel yasalara uyduğunu göstermektedir.

Araştırmacılar bir sonbahar anaforundaki yaprakların hareketine benzer şekilde, atmosferik türbülans için bir izleyici olarak resimde tasvir edilen gökyüzündeki 14 kıvrım ve girdaptaki fırça darbelerini incelemek için sanat eserinin yüksek çözünürlüklü bir resmini kullandılar.

Bu fırça darbelerinin her biri için boyanın parlaklığının yanı sıra uzamsal özelliklerini de dikkatle incelediler ve Kolmogorov’un enerjinin dağılmadan önce sürekli olarak daha büyük girdaplardan daha küçük olanlara nasıl aktığını açıklayan türbülans teorisiyle karşılaştırdılar.

Resimdeki girdapların, daha önceki araştırmacıların da bulduğu Kolmogorov’un türbülans ölçeklendirme yasasının gerekliliklerini karşıladığını buldular.

Ayrıca fırça darbelerinin en küçük ölçeklerini analiz eden ekip, resmin 1959 yılında Avustralyalı matematikçi George Batchelor tarafından tanımlanan skalerlerin (ölçeklendirilmiş bileşenlerin) güç spektrumuyla da tutarlı olduğunu buldu. Batchelor, türbülanstaki skalerlerin yani farklı boyutlardaki girdapların, boyutlarına karşılık gelen bir güç spektrumu sergilemesi gerektiğini buldu.

Daha önce yapılan bir çalışmada, Yıldızlı Gece’de ortaya çıkan türbülansın yıldızların doğduğu uzaydaki moleküler bulutlarda da görülebileceği bulunmuştu. Yeni çalışma, sanatçının doğa fiziğine ilişkin sezgisel anlayışının sandığımızdan daha derin olabileceğini doğruluyor.

Araştırmacılar makalelerinde; “En önemli post-empresyonist ressamlardan biri olan Van Gogh, türbülanslı akışları çok dikkatli bir şekilde gözlemlemiştir. Resimlerinde sadece girdapların boyutunu değil göreceli mesafelerini ve yoğunluklarını da yansıtabilmiştir” diye yazmışlardır.

Türbülanslı akışları resmetme konusunda gelecekte yapılacak deneysel araştırmalar, sanatçının sadece gökyüzü tasvirinde değil, resmetme eyleminin kendisinde de türbülansı yakalamayı nasıl başardığını anlamamızı sağlayabilir.

Görünen o ki Van Gogh görsel zekasını, gördüklerinin içine yansımasıyla bir nevi duygu ve sezgileriyle birleştirerek fizik ve matematik yasalarıyla uyumlu muhteşem bir eser ortaya koymuştur. Ve bu muhteşem eser içerisinde daha pek çok anlaşılmayı bekleyen şaşırtıcı nitelikler, gizemler taşıyor.

Kaynakça       

https://www.sciencealert.com/this-famous-van-gogh-painting-features-astonishingly-accurate-physics

 

https://pubs.aip.org/aip/pof/article-abstract/36/9/095140/3312767/Hidden-turbulence-in-van-Gogh-s-The-Starry-Night?redirectedFrom=fulltext

Not: Yazım bilgiustam.com'da yayına alınmıştır. 

https://www.bilgiustam.com/van-goghun-sasirtici-derecede-dogru-fiziksel-ozelliklere-sahip-muhtesem-tablosunun-gizemi/

26 Ağustos 2024 Pazartesi

 “Hiç kimse geriye gidip yeni bir başlangıç yapamaz; ama bugün yeni bir son yapıp yeniden başlayabilir.” Carl Bard

https://www.e-motivasyon.net

20 Ağustos 2024 Salı

 Yaratılış amacını bilmek denge unsurudur

Varlık bir denge üzerine inşa edilmiş ve hiçbir şey boşuna ve amaçsız yaratılmamıştır.

İnsanın yaratılış amacı, sadece Allah’a kulluk etmeleridir (Zariyat,56). Yeryüzünde ne varsa tamamı ise, insan için yaratılmıştır. (Bakara,29)

Yaratılış amacını öğreten Kur’an’a göre, can taşıyan bütün varlıkların hakları vardır ve haksız yere bir cana kıymak yasaktır. Bunu yapan ise ahirette cezasız kalmayacaktır.
Peygamber buyurur ki;
“Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah"tan korkun.” (Ebû Dâvûd, Cihâd,44)

“Hiçbir kişi yoktur ki bir serçeyi yahut ondan daha büyük bir canlıyı haksız yere öldürsün de Yüce Allah ona bunun hesabını sormasın!”( Nesâî, Sayd, 34) 

“Her canlıya yapılan iyilikte bir sevap vardır.” (Buhârî ve Müslim) “Resûlullah (sav), hayvanları birbirleriyle dövüştürmeyi yasakladı.”(Tirmizî; Ebû Dâvûd)
Haksız ve keyfi olarak hayvanın canına kıymamak, onlara merhametli olmak esastır. Bir adamın çölde karşılaştığı bir köpeğe, kuyuya inip su vermesinden dolayı Allah"ın affına mazhar olmakla ödüllendirilmesi (Müslim,Selâm,155), diğer yandan bir kediyi hapsederek ölene dek aç bırakan kadının cehennemle cezalandırılması (Buhârî,Müsâkât,9) İslam’ın bu prensibinin gereğidir.

İnsanı ve canlıları yaratan Allah’ın canlılar hakkında Peygamber vasıtasıyla uyarıları bu şekildedir. Bununla birlikte Kur’an, hayvan çeşitlerinden ve niçin yaratıldıklarından bahsederken, bazısı binek, bazısı yük taşıyıcı, bazısı ise etlerinden, sütlerinden, balından, derilerinden ve yünlerinden istifade edilmesi için insanlara sunulduğunu anlatır. İstisnasız bütün insanlar da Kur’an’ın tanımladığı şekilde her gün hayvanların etinden, sütünden ve derisinden doğal olarak istifade eder. 

İnsanların, özellikle de çocukların can güvenliğini tehdit eden sahipsiz sokak hayvanlarıyla ilgili yaşanan tartışmalarda, sokak hayvanlarından yana duran bir kesim dikkat çekiyor. Gerçekten hayvan sevgisi veya onların haklarını savunmak için mücadele ettiklerini düşünebilirler, ancak bu duruş dengeli bir duruş değildir. Zira insanın ve bir çocuğun hayatı mevzu bahis ise bu tartışma konusu olamaz. Yukarıda geçen Peygamber’in sözündeki “…haksız yere…” vurgusu  buna dikkat çeker. Aksi halde zararlı hayvanın öldürülmesine karşı çıkarken, eti yenen hayvanların da öldürülmesine karşı çıkmaları gerekmez mi? Her gün kasap ve market reyonlarında etleri sergilenen, dünyanın her yerinde kesim için üretimi yapılan hayvanlar can taşımıyor mu? Neden bunlara ses çıkmıyor da, çocukların ölümüne neden olan sahipsiz hayvanların hakları gündem oluyor? 

Yemek için hayvanı öldürmeyi normal görüp, yem olmamak için uyutulmayı anormal görmek dengesizlik değil de nedir?

Şayet köpeklerin eti yenseydi, sokaklarda bir tane başıboş köpek kalmazdı ve eti yenen diğer hayvanlar gibi hayvan hakları kapsamından çıkarılırdılar. 

Bazı hayvanların etlerini yararlı kılıp tüketimini helal kılan Allah’ın bu tabiat kanununa uyularak hayvanları kesip etlerini afiyetle yemenin normal sayılması gibi, insan hayatını tehdit eden durumlarla ilgili de Allah’ın çizdiği kurala uymak en dengeli duruştur. Allah, yeryüzünde olan her şeyi insan için yarattığını söylerken, insanın yaşatılmasının esas olduğunu vurgular. 

İnsanı öldüren insanın cezasız kalmamasının savunulduğu dünyada, masum çocukların hayatını tehdit eden sahipsiz hayvanları savunup çocukların canlarını adeta yok saymanın izahı nasıl olabilir. Hayvanın hayat hakkını, insanın hayat hakkına tercih etmek hak savunuculuğu değil, hakkı bilmemektir. Yaratılış amacını bilmeyen, insanın da, diğer canlıların da kıymetini bilemez. Düşünce ve davranışta dengeyi yakalayabilmek ile yaratılış amacını bilmek arasında sıkı bir bağ mevcuttur ve varlığın amacını bilmeyen dengeyi yakalayamaz, çelişkiler içerisinde bocalar. 

Dolayısıyla, yaratılış amaç gereği dilsiz hayvanlar hakkında Allah"tan korkmak ve yeryüzünde ne varsa tamamının insan için yaratıldığını bilmek dengeli duruştur.

Mahmut Göl

https://www.diyanethaber.com.tr/yaratilis-amacini-bilmek-denge-unsurudur

12 Ağustos 2024 Pazartesi

Türk Milleti Hayırlı Bir Evladını Kaybetti. ALLAH rahmet eylesin, mekanı Cennet olsun İnşALLAH👐

https://www.fikriyat.com/yazarlar/ibrahim-tenekeci/2024/08/12/turk-milleti-hayirli-bir-evladini-kaybetti



https://www.diyanethaber.com.tr/turkiye-yazarlar-birligi-kurucu-baskani-mehmet-dogan-hayatini-kaybetti

 Kore Türk Tugayı İmamları ve Kore'de İslamiyet Kitabından

……”1950’de Kore’ye gelen Türk tugayı imamları sayesinde Müslüman olan Koreli Pik Sang Ki, çok disiplinli bir kahramanlık ordusu olarak aktardığı Türk ordusunun aynı zamanda sıcakkanlı davranışlarının kendisini kalben etkilediğini belirtmektedir.

Türk askerinin bu davranışlarını Türk ordusunun manevi özelliklerine bağlayan pek çok yazar mevcuttur. Örneğin Türkmen, bu hususu ordu ve askerlikle ahlakın büyük ilgisi olduğunu sosyolog Emile Durkheim’ın şu sözlerini aktararak açıklamaktadır:

“”İmanına kuvvetle bağlı imanlı bir adam yahut ailesine yahut siyasi partisinin bağlarına kuvvetle sarılmış bir adam için ümitsizlik ve ıstırap meselesi yoktur. Bu insanlar hiç düşünmeden ve kendiliklerinden dinine veya dinin timsali olan Allah’ına, öteki ailesine bir diğeri vatanına veya siyasi partisine körü körüne bağlıdırlar.””

Bu durum Türk ordusunun ahlaka büyük ehemmiyet verdiğini ve askeri ahlak kavramı ile disiplinini sağladığı açıklamaktadır.”

"Kore Türk Tugayı İmamları ve Kore'de İslamiyet" kitabından sayfa s.74) (T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlarından).

8 Ağustos 2024 Perşembe

YİTİRİLEN DEĞERLERİN, DUYGULARIN ADI: ÇIKARCILIK

YİTİRİLEN DEĞERLERİN, DUYGULARIN ADI:

ÇIKARCILIK

 Günümüz ilişkilerine bakıldığında artık çoğu değerin anlamını yitirdiğini görmekteyiz. Ne eski aşklar var ne saygı ne de sevgi. Hatta bu durum aile ilişkilerine bile sirayet etmiş durumda. Para, hırs, güç, gösteriş v.s. ve bunların tutkalı ise çıkar ilişkileri. Kimde para, hırs, statü varsa en sevilesi o olmalı. Veya arkadaşlık demek çıkar demek. Para, statü v.s kalmasa arkadaşlık da biter. Hele hele işi düştüğü zaman arayanlar yok mu.. Sadece arkadaşlar mı? Aile bireyleri bile böyle olmuş.  Aramaz sormaz günlerce, bir gün bir şey istemek için arar. İstediği bir şeyi veremeyince sırt çeviriverir akrabasına hatta annesine, babasına bile.  Bir çoğumuz duygudan yoksun bu durumları yaşıyor olmalıyız. Sonuç olarak “hakiki insan” empatik yeteneği yüksek, duygulara değer veren “ulvi insandır”. Ama ne yazık ki günümüzde ulvi insanların sayısı da hızla azalıyor.

İşte bu içler acısı durumu gerek dilbilimsel gerek bilimsel gerek dini ve din felsefesi boyutlarıyla derinlemesine analiz etmek istedim. İlk olarak çıkar nedir ve çıkarcılık nedir ona bakalım.

Çıkarcı Kelimesinin Dilbilimsel Anlamı Nedir? Çıkarcılık Ne Anlama Gelir?

Türk Dil Kurumu Sözlüğünde çıkarcı; “Yalnız kendi çıkarını düşünen, çıkarını kollayan(kimse), çıkar sever, menfaatçi, menfaat düşkünü, menfaatperest, menfaatperver, menfaattar” anlamına gelmektedir. Bir kimseden salt kazanç elde etmek için kurulan ilişki biçimini ise “çıkarcılık” olarak adlandırabiliriz.

Kuramsal Yaklaşımda Çıkarcılık Nedir?

Kuramsal yaklaşımda çıkarcılığın ne olduğunu anlayabilmek için örgütsel davranış kuram ve yaklaşımlarını ve ayrıca iktisat tarihini incelemek gerekir. Örgütsel davranış bilimine bakıldığında ve iktisat tarihi incelendiğinde çıkarcılığın teorisi dendiğinde akla gelen İtalyan düşünür ve politikacı Niccolo Machiavelli’dir. “Amaca ulaşmak için her yol mübahtır” düşüncesinin fikir babasıdır kendisi. Örgütsel çatışma kuramları incelendiğinde ve ayrıca insan kaynaklarına bakıldığında da bu düşünce tarzının sorunların temel taşı olduğu görülecektir. İnsani yaklaşımlar yerine rekabetçi kapitalist sistemin dönmesine hizmet eden, çalışanları düşünmeyen bir yaklaşımın sonuçları verimsizliğe, tükenmişlik sendromuna ve hatta çalışanın fiziksel sağlığının bozulmasına bile yol açabilmektedir (İyem, C. 2015 ve Özsoy F.H. 2017).

Çıkarcılığın Dini Boyutu ve Din Felsefesi Bağlamında Analizi

Aslında tüm bunların nedenini düşündüğümüzde asıl yoksunluğun inanç yoksunluğu olduğunu görebiliriz. Çünkü İslamiyet’te “ben” yoktur “biz” vardır. Allah’ın nezdinde düşünülürse, “takva sahibi olmak” ile “bencil” olmak taban tabana zıttır. Çıkarcı insan en temelde “bencil” insandır. Oysaki nefsin mertebeleri yükseldikçe şahsi menfaatler azalmakta ve en son makamda insan bir “hiç” e dönüşmektedir. Her şeyi Allah için yapan ve her şeyin Allah’ın dilemesiyle olduğunu ve bu dünyanın imtihan dünyası olduğunu idrak eden “akıllı ve ulvi insan” tüm menfaatlerden de arınmış olacaktır.

Konu dini bilgiye (ilahiyat ilmine) ve din felsefesine dayanarak irdelenecek olursa sahih kaynaklara bakmak uygun olacaktır. Bu noktada şüphesiz ki en güvenilir kaynak Kuran-ı Kerimdir. Kuran-ı Kerim’deki ayetlere bakıldığında çıkarcılık karşımıza iki bağlamda çıkmaktadır: İnsanlar arasındaki çıkar ilişkileri, Allah ile kul arasındaki çıkar ilişkileri.

İşte bu bağlamda bazı örnekler:

“Biz göğü, yeri ve bunların arasında bulunan şeyleri boşuna, gayesiz ve insanlar Allah’ın emrini bırakıp kendi arzularına göre davranabilsinler diye yaratmadık. Böyle bir düşünce inkarcıların zannından ibarettir. Girecekleri cehennem ateşinden dolayı vay haline o kafirlerin!” (Sad Suresi 38(27.Ayet)

“Size verilen her şey ancak dünya hayatının gelip geçici menfaatidir. Allah katındaki nimetler ise inanıp yalnızca Rablerine güvenip dayananlar için her bakımdan daha hayırlı ve daha devamlıdır” (Şura Suresi 36.Ayet)

“İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabbine yönelip O’na yalvarır, sonra Rabbi ona katından bir nimet verince, daha önce ona yalvardığını unutup yolundan saptırmak için Allah’a eşler koşmaya başlar. De ki ona “İnkarcı tutumunla biraz eğlenedur bakalım! Gerçek şu ki sen ateşi boylayacaklardan birisin! ((Zümer Suresi\8. Ayet) https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Zümer-suresi/4066/8-9-ayet-tefsiri)

Çok daha derin düşünülürse çıkarcı insan, Allah’ın emrini bırakıp kendi arzularına kapılıp giden bir profil teşkil etmektedir. Allah’a sırtını dönebildiği gibi Allah’ın yarattığı kullara da sırtını dönüp kul hakkına girebilmektedir.

 

Ne Yapmalı?

Bu özelliklere sahip insanları fark ettiğimizde Allah’ın nezdinde onlardan uzaklaşmak onlara verilecek en güzel cevap olacaktır. Çünkü fedakarlığın bir derecesi vardır ki bu da Allah’ın ekseninde olmalıdır. Rabbimiz, bize emanet ettiği bu bedene sahip çıkmamızı ister. Esas ruh vardır, beden onun kılıfıdır. Yani ruhumuzu da yıpratmayacak şekilde fedakar olmalıyız ki Allah’ı unutarak insan için bu kadar fedakar olmak doğru değildir. Yani fedakarlığın derecesini de İslamiyet aslında uygun bir şekilde çizmiştir. Kişi bu eksende yaşadığında tekamülünü tamamlama yolunda devam edecektir.

Bu noktada fedakar kişi çıkarcı insan tarafından sömürülmeye dur dediğinde “ben” demiş olmuyor mu diye soracak olursanız; fedakar kişi “biz” diyor fakat bu, başkalarını Allah’ın önüne koymaya varırsa, hakiki anlamdaki “biz” yok olup “fedakarlık” şirke dönüşmeye ve kişinin kendisini de olumsuz etkilemeye başlıyor. Artık o, hakiki fedakarlıktan çıkıyor. Kula köle olmaya varıyor. İslam’da, tasavvufta var olan “biz”, her şeyde Rabbi görmek ve insanları da O’nun yarattıkları olarak düşünmek, kendisi de herkesi onun nezdinde “biz” olarak görmektir. Ameller de bu düşünce sisteminin yansımalarıdır.

Kaynaklar ve İleri Okumalar

İyem, C., Makvavelist İKY: Endüstri İlişkilerinden Uzaklaşmak, Siyaset, Ekonomi ve Yönetim İlişkileri Dergisi, 16. Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Kongresi Özel Sayısı, 2015, 1-8

Özsoy, F.H., Örgütlerde Makyavelizm ve Sinizmin Çatışma Yönetimine Etkisi: Bir Teknoloji Şirketinde Uygulama, İstanbul Kültür Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, 2017

https://www.kuranvemeali.com/menfaat-hirsi-ile-ilgili-ayetler

https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Zümer-suresi/4066/8-9-ayet-tefsiri

 Not: Makalem, Medium Türkiye Yayınında yayına alınmıştır:

https://medium.com/turkiyem/yi̇ti̇ri̇len-değerleri̇n-duygularin-adi-çikarcilik-3af8192b3150

7 Ağustos 2024 Çarşamba

 Göbeklitepe’de Dünyanın En Eski Takvimi

Keşfedildi: Medeniyetin Doğuşunu Yeniden Yazabilir

Göbeklitepe’de Dünyanın En Eski Takvimi Keşfedildi: Medeniyetin Doğuşunu Yeniden Yazabilir

Arkeologlar dünyanın en eski takvimi olduğu düşünülen bir şey keşfettiler.

Gizemli Göbekli Tepe bölgesinde 12.000 yıllık bir taş sütuna kazınmış olan bu takvim, uzmanlara göre uygarlık zaman çizelgemizi yeniden yazabilir.

Zaman tutma sistemi, M.Ö. 150 yılında Antik Yunan’da belgelenmesinden 10.000 yıl önce eski insanların zamanı tutmanın doğru yollarına sahip olduğunu kuvvetle gösteriyor.

Araştırmacıları heyecanlandıran bir başka bulgu da, oymaların 1.200 yıl boyunca mini bir buzul çağına neden olan, büyük hayvanları yok eden ve tarımsal gelişmeyi ve karmaşık toplumları harekete geçiren bir kuyruklu yıldız çarpmasını tasvir etmesi.

Yazının devamını aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz:

https://www.bizsiziz.com/gobeklitepede-dunyanin-en-eski-takvimi-kesfedildi-medeniyetin-dogusunu-yeniden-yazabilir/

AKADEMİK VE SOSYAL MEDYA(YAZILARIMI PAYLAŞTIĞIM SOSYAL MEDYALAR) LİNKLERİM

AKADEMİK VE SOSYAL MEDYA(YAZILARIMI PAYLAŞTIĞIM SOSYAL MEDYALAR) LİNKLERİM Çalışmalarımı takip edebileceğiniz, okuyabileceğiniz linkler(Sıra...