Sıcak bir Ağustos ayında, öğle vakti.
Atatürk Ulus’ta meşhur “Karpiç Lokantası”nda, yine
mutat şekilde, cam kenarındaki masasına oturmuş, kafasında bin bir düşünce,
yoldan gelip geçenleri seyrediyor.
Yolun karşı tarafındaki bir hareketlilik dikkatini
çekiyor.
Yoldan gelip geçenlere; içindeki buzlu şurubun
ısınmaması için; sırtındaki, meşinle kaplı bakır ibriğinden, beline bağlığı 4-5
gözlü tahta bardaklıktan çıkardığı tahta bardağı, elindeki su ibriğinden
döktüğü suyla, şöyle bir çalkaladıktan sonra, belini öne doğru eğiyor,
şerbetle dolan bardağı müşterisine uzatıyor.
Göğsündeki namı olan yazıyı, bu kere yüksek sesle
uyumlu ve sattığı soğuk şurubunu da metheder bir üslupla bağırıyor;
“Erbabı bilirr… erbabı bilirr…
Mustafa Kemal hoşlandığı bu sahnenin baş
aktörünün, yanına davet edilmesini istiyor.
Atatürk’ün huzuruna, ibriği sırtında, ter revan
içerisinde çıkarılan “Erbabı Bilir” biraz endişeli ve şaşkın;
“Bana bir bardak şurup verir misin?” diyen ulu
öndere; aktararak daha da soğuttuğu şurup bardağını uzatır.
Büyük komutan, kendisine ikram edilen şurubu adeta
bir dikişte bitirdikten sonra; sırtındaki ibriği yere bırakıp, karşısına
oturmasını ister.
Erbabı Bilir, bir an kendisini rüyada sanır, önce
kaba etine bir çimdik atar, sonra hayal olmadığını anlayıp Ata’nın karşısına
oturur.
Atatürk garsonlara, onun için de masaya bir servis
açmalarını emreder.
Önce karşılıklı hatır sorulur; sonra Atatürk o
emsalsiz zekasıyla “Halkın, yeni ilan edilen Cumhuriyet Rejiminden
memnuniyetlerinin olup olmadığını sorar.
“Türk milletinin büyük çoğunluğu memnundur paşam”
cevabını alınca memnun olur.
“Peki; Cumhuriyet nedir sence?” diye sorar ona.
Erbabı Bilir, cahil bir köylü. Ne bilsin
Cumhuriyet denilen şeyi.
Ama Mustafa Kemal Paşa’ya mahcup olmayı da
hiç istemez.
Adeta bir anda değişim geçirir.
Yerinde şöyle bir doğrulur.
Sonra da tane tane şunları söyler;
“Cumhuriyet…Benim gibi bir garibanın; Türk
Ulusu’nun kurtarıcısı olan Ata’sının masasında oturabilmesi, kısaca adam yerine
konulmasıdır”
Bunun üzerine Mustafa Kemal Atatürk, karşısında
duran yaverine; o mavi gözleri çakmak çakmak bir şekilde şöyle der;
“Maya tutmuş…maya tutmuş…”
Bir çocuk gibi sevinçlidir.
Bu arada şerbetçi müsaade ister.
Atatürk yerinden kalkar ve gitmeye hazırlanan
Erbabı Bilir’in ibriğini sırtına almasına yardım eder.
Adam önce izin vermek istemez.
Ama şerbetçi için bu; hayatının en önemli ve güzel
hatırasıdır.
Ömrü boyunca her sohbette dostlarına “Atatürk
ibriğimi sırtıma almama yardım etti” diyecektir.
Yukarıdaki hikaye bizlere çok basit gelebilir.
Ama evet…
Bence de;
“ Cumhuriyet yurttaşın adam yerine konmasıdır”
NİL GÜREL'den Bilimsel Analizler ve Yazılar, Edebi Yazılar, Bazı Gündem Konuları, Çeşitli Araştırma Sonuçları..
NİL GÜREL
29 Haziran 2021 Salı
27 Haziran 2021 Pazar
Clarissa
P.Estes’in Kutlarla Koşan Kadınlar:Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve
Öyküler adlı kitabında öykülerden birinde ilginç bir kelimeye rastladım:
Ofrenda
Nedir
Ofrenda?
İngilizceden
çevrilmiştir-An ofrenda, yıllık ve geleneksel olarak Meksika Día de
Muertos kutlamaları sırasında ritüel bir sergiye yerleştirilen nesnelerin
bulunduğu bir ev sunağıdır. Oldukça büyük ve ayrıntılı olabilen bir gündem,
genellikle ölmüş olan ve onları sunak ortamında karşılaması amaçlanan bir kişi
için oluşturulur.
Kitapta
şöyle diyor: Kimi kadınlar nesneleri, yazıları, elbiseleri, oyuncakları, kimileri
olayların hatıralarını ve çocukluktan kalan canlandırılacak başka simgeleri
seçerler. Ofrenda’yı kendi yöntemlerince düzenler, öyküyü onunla birlikte ya da
onsuz anlatır, sonra da istedikleri bir süre boyunca bir kenara bırakırlar. Bu,
onların geçmişte karşılaştıkları güçlüklerin, cesaretlerinin ve zorlukları
yenmiş olmanın kanıtıdır. Burda yazar dipnot düşmüş: Jungcu bir sosyal hizmet
alanında çalışan ve sanatçı olan Houstonlu Carolina Delgado, bireyin pisişik
durumunu açıklamak için projektif bir araç olarak kum tepesi gibi ofrenda'lar
kullanır.
Ve
yazar şöyle devam ediyor: Geçmişe bu şekilde bakarak birkaç şey başarılmış
olur: İnsanın yaşamış olduklarını, bunlardan ortaya çıkardıklarını, takdir
edilmeyi hak eden edimlerini belli bir plana göre düzenleyerek geçmiş
zamanların sevecen temsilini, perspektifini kazandırır. Kişiyi özgürleştiren,
bir şey olmak değil, o şeyi takdir etmektir.
Zamanın
ötesinde hayatta kalan bir çocuk olmak, yaralı arketipiyle çok fazla
özdeşleşmeye yol açabilir. Yarayı kavramak ve yine de onu anılaştırmak,
serpilmenin ortaya çıkmasına izin verir. Serpilme bu dünyada bizim için amaçlanan
şeydir. Salt hayatta kalmak değil, serpilip gelişmek de kadınlar olarak bizim
doğuştan gelen hakkımızdır.
Yazar
ofrenda ritüeliyle kadının psikolojik ve psişik gelişimini ilişkilendirmiş.
Ofrenda kelimesinin psikolojik bir kavram olarak kökenini de açıklamış.
Analizden
genel olarak yapacağımız çıkarım ise kadınlar açısından içimizdeki gizil gücü
ne pahasına olursa olsun ortaya çıkarmak. Tüm baskıların ve yaralamaların
üstesinden gelerek dişil enerjiyle barışmak ve enerjimizi hayatta bize
rehberlik edecek, bizi koruyacak içsel bir güce dönüştürmek.
Bu
arada yazar analizini “çirkin ördek yavrusu” öyküsü üzerinden bağlayarak yapıyor.
Ve
şu vurgusu gerçekten çok güzel: Yüzyıllar boyunca kanıtlanmıştır ki, farklı
olmak toplumun kıyısında durmak demektir; özgün bir katkı, kültürüne yararlı ve
şaşırtıcı bir katkı yapmayı neredeyse garantilemek demektir.
Kaynaklar:
Estes
P., Clarissa, Kutlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve
Öyküler, Ayrıntı Yayınları, 2020, sf: 220-221
https://en.wikipedia.org/wiki/Ofrenda
25 Haziran 2021 Cuma
Ayna: Kim, Ne Zaman İcat Etti?
Bilinen en
eski ayna Anadolu topraklarında bulundu. Arkeolog James Melleart tarafından
Çatalhöyük’te bulunan ayna, milattan önce 6. yüzyıla tarihlendiriliyor.
“Ayna ayna
söyle bana, var mı benden daha güzeli bu dünyada?”. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalındaki
bu soruyu hepimiz hatırlarız. Geçmişten günümüze birçok masalda, hikâyede ya da
filmde kendine yer bulan aynaları bugün yalnızca karşısında kıyafetlerimizi
denediğimiz bir ev eşyası olarak görüyor olabiliriz. Ancak geçmişte ayna sahibi
olmak toplumda bir statü göstergesi olarak kabul ediliyordu. Peki hem
dekorasyon malzemesi olarak kullanılan hem de kendi görünüşümüzü algılamamızı
ve başkalarından fiziksel olarak hangi yönlerden ayrıldığımızın farkına
varmamızı sağlayan aynaları kim, ne zaman icat etti? Gelin şimdi bu soruların
cevabını birlikte arayalım.
Ayrıntılar:
Dr. Alver: Tırnak Yeme Hastalığı Koronavirüs Riskini Artırıyor
Tıpta onikofaji olarak adlandırılan tırnak yeme hastalığının, yeni tip koronavirüsün (Kovid-19) yayılmasını kolaylaştırdığını ve bağırsaklarda parazitlere neden olduğunu söyleyen Dr. İpek Ada Alver, “Protez tırnak ve uzun tırnaklar da mikroorganizmaları bulaştırmada etken oluyor” dedi.
Altınbaş Üniversitesi Dr. Öğretim üyesi İpek Ada Alver, tırnak yeme hastalığının psikolojik kökenli olduğunu belirterek, şunları söyledi:
"Pandeminin yol açtığı stres ve gelecek kaygısının tırnak yeme başta olmak üzere yara ve sivilcelerle oynama, kaşıma, saç ve kirpik yolma gibi psikolojik kökenli istemsiz dokunsal hastalıklarda artışa yol açıyor. Bu davranışlar sadece psikolojiyi etkilemekle kalmayıp enfeksiyonel hastalıklara yakalanma riskini de arttırmaktadır. Ellerin yıkanmadan ağza, yüze ve buruna götürülmesi ya da tırnakların yenmesi ile birlikte parmak ve tırnak aralarına geçen virüs partikülleri hücre içerisine girip çoğalabilmekte ve kişiyi enfekte edebilmektedir. Bu da koronavirüse yakalanma olasılığını artmaktadır.”
Ayrıntılar:
Doğu Afrika'da, Ekvator'un hemen
güneyinde bulunan Victoria Gölü, Nil'in kaynağıdır ve dünyanın en büyük
tropikal gölüdür. 68.800 km² (Belçika'nın iki katı büyüklüğünde) yüzölçümü ile
Doğu Afrika'daki en büyük su ve balıkçılık kaynaklarından biri olarak kabul
edilir ve üç komşu ülkede (Uganda, Tanzanya ve Kenya) 47 milyondan fazla insanı
destekler.
Victoria Gölü, Nil levrek balıkçılığı
endüstrisinin çevresel ve sosyal etkilerine odaklanan 2004 tarihli Darwin's
Nightmare (Darwin’in Kabusu) belgeselinin yayınlanmasından sonra halk
tarafından en iyi şekilde bilinir. 1960'larda Tanzanya'daki Viktoria Gölü'ne
yeni bir balık türü, bilimsel deney gerekçesiyle salınır. Etobur bir balık olan
Nil levreği, yöreye has bütün balıkları yok ederek, hızla çoğalır ve gölün
bütün ekosistemini bozar. Dünya pazarlarında oldukça kazanç getiren bu balık
bölgenin iktisadi yapısını baştan aşağı değiştirir. Piyasa değeri yüksek bu
balık Tanzanya’yı zenginleştirmek yerine yoksullaştırır. Belgesel, kıtalar
arası bir sömürü düzeninin toplumsal, iktisadi ve siyasi boyutlarını irdelerken
Afrika’daki kıtlık ve yoksullukla tüketim pratiklerimiz arasındaki ilişkiyi
gözler önüne seriyor.
Kaynak: Bilim Otağ
23 Haziran 2021 Çarşamba
Covid Ağaçlarla Yayılabilir mi? Bilim İnsanları, Ciddiye Alınması Konusunda Uyarıyor
Bir çalışma, COVID-19 gibi virüslerin ağaçlardan gelen polenlerle daha fazla yayılabileceği ve kalabalık alanlarda enfeksiyon riskini potansiyel olarak artırabileceği konusunda uyardı. Kıbrıs Lefkoşa Üniversitesi’nden uzmanlar, prototipik bir polen yayıcı olan söğüt ağacının bilgisayar simülasyonunu oluşturdu ve tanelerinin nasıl yayıldığını modelledi.
Model, hafif bir esintide, polenlerin yalnızca bir dakika içinde 20 metre uzaktaki bir kalabalığın içinden geçebileceğini ve potansiyel olarak viral parçacıkların yol boyunca hareket etmesine yardımcı olabileceğini gösterdi. Bulgulara dayanarak, yazarlar, COVID-19’un yayılma riskini azaltmak için sıklıkla önerilen 1.5 metrelik sosyal mesafenin her zaman yeterli olmayabileceğini söylediler.
Bunun yerine, özellikle ağaçların olduğu kalabalık alanlarda yerel polen seviyeleri için konaklama eklenerek önerilerin iyileştirilebileceğini söylediler. Uzmanlar, yoğun bir günde, ortalama bir ağacın her metre küp başına 12’den fazla polen tanesini havaya kaldırabileceğini ve her bir tanesinin yüzlerce viral partikül taşıyabildiğini söyledi.
Ayrıntılar:
Mikro Uyduları Uzaya TaşıyanYöntem: Mikro Uydu Fırlatma Sistemi
Bilim Genç olarak Roketsan Mikro Uydu Fırlatma Sistemi
Geliştirme Proje Yürütücüsü ve aynı zamanda İleri Teknolojiler ve Sistemler
Grup Başkanlığı Uzay Sistemleri Müdürü olarak görev yapan Dr. Mehmet Ali Ak ile
Mikro Uydu Fırlatma Sistemi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
Mikro uydular, kütleleri genellikle
10-100 kilogram arasında olan küçük uydulardır. Büyük uydulara göre yapıları
daha basittir. Bu yüzden daha kolay kurulur ve hızlı bir şekilde fırlatmaya
hazır hâle getirilebilirler. Aynı zamanda çok daha ekonomiktirler.
2018 yılında Savunma Sanayii Başkanlığı
ve Roketsan iş birliğiyle Mikro Uydu Fırlatma Sistemi Geliştirme Projesi hayata
geçirildi. Proje ile mikro uydular, yüksekliği en az 400 kilometre olan Alçak
Dünya Yörüngesi’ne yerleştirilebilecek. Biz de Bilim Genç olarak Roketsan Mikro
Uydu Fırlatma Sistemi Geliştirme Proje Yürütücüsü ve aynı zamanda İleri
Teknolojiler ve Sistemler Grup Başkanlığı Uzay Sistemleri Müdürü olarak görev
yapan Dr. Mehmet Ali Ak ile Mikro Uydu Fırlatma Sistemi üzerine bir söyleşi
gerçekleştirdik.
https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/mikro-uydu-firlatma-sistemi
22 Haziran 2021 Salı
Rusça’dan Dilimize Gelen Semaver
Özbeöz Rusça “samovar”’ın
bozularak “semaver” şeklinde
fonetiğimize uydurulması müthiş bir buluştur. Dili ve kulağı okşayan
letafetiyle ilk anda şark dillerine özgü bir sözcük hissini veren semaver, Rusça
“kendi kendine” anlamını karşılayan “samo-“ önekiyle “kaynamak” manasındaki “varit”
fiilinin birleşmesinden “samavor” dan Türkçemize geçmiştir. Aletin kültürümüzde
köklü bir yer edinmesi nedeniyle, kelimeye Müslüman doğu dillerinden anlamlar
yüklenerek, şark kültürüyle bütünleştirilmek istenmiştir. Kelimenin üç
hecesinin birincisi, Farsça’da “üç”; ikincisi Arapçada “su” anlamındadır. Son
hecesi ise, Türkçe “vermek” fiilinin emir halidir. Böylece “üç su ver” şeklinde
düzgün ve anlamlı bir cümle ortaya çıkmaktadır. Bu yapı çaya uyarlanınca “üç
bardak çay ver” anlamına gelmektedir.
Kaynak:
Prof. Dr. Kemalettin
Kuzucu(Tarih Arşivi)
Elon Musk’ın trafikte sıkılmışkan aklına gelen çılgın proje:Hypeerloop
Hyperloop
ya da Türkçe uyarlamasıyla hız yuvarı, kısaca hızyuvar, Elon Musk tarafından
tapray (yeni nesil rayötesi sistem) teknolojisi ile geliştirilmekte olan üst
düzey bir hızlı ulaşım aracıdır.
Saatte
1220 km/h’e ulaşması beklenen bu cihazla mesafe kavramı önemini yitirecek gibi
duruyor. Yapılan değerlendirmelere göre, yalnızca yolcu taşıma versiyonu için
sistemin maliyeti 6 milyar dolar tutan bu cihazın önümüzdeki birkaç yıl içinde
ilk ticari yolculuklara başlanması bekleniyor.
19 Haziran 2021 Cumartesi
ENERJİ VAMPİRLERİNDEN KORUNMAK İÇİN NE YAPMALI?
Benim de seanslarımda karşıma çıkan önemli bir konu Enerji Çeken diğer İnsanlar ….
ENERJİ VAMPİRLERİ
İnsanlarla ilişki kurmaya başladığımız anda birbirimizle eneri bağları oluştururuz. Bu görünmez bağlara, ben kanca adını veriyorum. Ve kancalar yoluyla birbirimizden beslenmeye başlarız.
Bizler sadece fiziksel bedenlerimizden ibaret değiliz. Vücudumuzun etrafında bir de enerji alanı vardır. Burası tıpkı ikinci bir beden gibi, etrafımızı sarar ve bize yaşam sevinci verir. Enerji alanını, fiziksel bedenimizi saran bir balona da benzetebiliriz. Bu alanda bulunan enerji, kişiye özgüdür. Herkesinki farklıdır, çünkü kişinin duygu ve düşünceleri, korkuları, endişeleri önyargıları, ya da yaşam şekli ile biçimlenmeye başlar.
İki insanın ilişki kurmaya başlamasından itibaren enerji alanları arasında gözle görünmeyen bir bağ oluşur. Örneğin, bir aşk ilişkisi yaşamaya başlayan kadın ve erkek arasındaki enerji balonları, görünmeyen kancalarla birbirine bağlanır. İşte o dakikadan itibaren, artık iki kişinin duyguları, düşünceleri, korkuları birbirine akmaya başlar.
Kancalar, en kolay seks ilişkisinde oluşur.
İki kişi bedenlerini birbirine açtığı andan itibaren, duygusal yapıları birbirlerine akmaya başlar. Çünkü o enerji alanları, korkular, endişeler, hatta yaşam dersleri ve bilinçaltı kalıplarının verdiği huzursuzluklardan oluşmaktadır. Aynı şekilde, olumlu duygular, sevinç ve yaşam enerjisi de birbirine karışmaya başlar. Çok uzun birliktelik yaşayan çiftlerin, zaman içinde birbirlerine benzerlik göstermeye başlamaları dikkatinizi çekmiştir. İşte sırf bu yüzden, vücudumuzu kime açtığımız konusunda çok dikkatli olmalıyız.
İki kişi birbiriyle ilişkiye girdiği andan itibaren, enerji alışverişi başlar. Birbirlerine akıttıkları sevgi de bu kancalar yoluyla iletilir. Birbirine sevgi ve olumlu duygular hissettiren kişiler, karşısındakinin enerji alanını besler ve zenginleştirir. Ona ne kadar değerli olduğunu hissettirir. Böylece kök korkularımızdan biri olan başkaları tarafından onaylanma ihtiyacımız, değersizlik duygumuz yok olur ve dengeli bir insan haline geliriz.
Ama ne yazık ki, insanlar bu dengeyi başkalarından aldıkları enerjiyle değil, kendi başlarına kurabilmek zorundadırlar. Birçok insan hayal edin. Herkesin birbiriyle ilişkisi olduğu için, arada pek çok kanca oluşacaktır. Bu insanlar birbirlerinden beslenmeye devam ederler. Buna yatay beslenme adı veriyoruz. Bu tarz beslenme, bizi başkalarına bağımlı kılar. Sevgilimize, kocamıza, çocuklarımıza, anne ve babalarımıza, bazı arkadaşlarımıza kendimizi bağımlı hissederiz. Artık onların sürekli bizi desteklemesini bekleriz. Bunu yapmadıkları zaman öfkeleniriz. Kırılırız. Hatta kimi zaman onların bizi beslemeye devam etmelerini sağlayabilmek için farkında olmadan duygusal oyunlar oynarız. Özellikle kontrolcü yapıya sahip kişiliklerde, bu tarz oyunlar daha belirgin olur.
Sevgilime bağımlı oldum.
Örneğin, bir kadın ve erkek birbirlerine aşık olurlar. Aşkın ilk günlerinde erkek kadını sık sık arar. Kadın bundan beslenmeye başlar. Erkeğin iltifatları, ilişkiyi rayına oturtana kadar onu el üstünde tutması, kadındaki değersizlik duygusunu azalttığı için, oluşan kanca görevini yapmaya başlar. Artık kadın bu yoğun ilgiden beslenmeye başlamıştır ve eğer hayatında değer duygusunu artırabilecek başka alanlar yoksa bir tür bağımlılık geliştirir. Bu tıpkı uyuşturucu almaya başlamak gibi bir şeydir.
Daha sonra erkek ilgisini yavaşlatmaya başlar. Bu hem erkeklerin hem de ilişkinin doğasında vardır. Erkek ilgisini normal boyutlara indirirken, kadın sebepsizce acı çekmeye başlar. Sürekli ilişkinin nereye gittiğini düşünür. Endişelenir. Üzülür.
Olumsuz duygu ve düşünceler başladığı andan itibaren, artık kanca ters yönde işlemeye başlamış, erkek kadının enerjisinden beslenir olmuştur. Kadının enerji alanı yavaş yavaş küçülürken, erkeğinki büyümeye başlar.
Aslında bundan kötü bir taraf yoktur. Hem kadın hem de erkek, bunu bilinçsizce yaparlar. Birbirini besleyebilmek çok güzel bir duygudur. Ama, çoklukla insanlar arasında bunun tersi de yaşanır. Birbirinin yaşam enerjisini çalan insanlar vardır. Üstelik enerji çaldıklarının farkında değillerdir, ama sonuçta kendilerini iyi hissedeceklerini bilirler. Karşısındakinin ruhsal ve duygusal durumunun ne olacağına aldırış etmezler.
Enerji vampirlerinin pek çok yöntemleri vardır.
Bunların en bilineni, karşısındaki kişiyi suçlu hissettirmektir. Bunun için bir insan diğerine bağırabilir, aşağılayabilir, alay edebilir, ya da kendisini acındırabilir. Sonuçta karşısındaki kişi kendisini suçlu hissederse yaşam enerjisi çalınacak, kendisini güçsüz ve yeteneksiz hissedecektir.
Bir başka yöntem, karşımızdaki insana sessiz ve mesafeli durmak, duygularımızı saklamaktır. Mesafeli durduğumuz zaman, karşımızdaki insan bizim ne hissettiğimizi ve düşündüğümüzü bilemez ve endişeye kapılır. Endişe ve huzursuzluk, yaşam enerjimizin karşımızdaki kişiye geçmesini sağlar.
Karşımızdaki insana aşırı sevgi vermek ve bunun karşılığını beklemek de bir çeşit enerji vampirliğidir. Kontrolcu kişiliklerin başvurduğu bu yöntem, anne çocuk ilişkilerinde ya da karı koca ilişkilerinde sıklıkla yaşanır.
Sonuçta, karşımızdaki kişiye olumsuz duygular yaşatıyorsak, onun yaşam enerjisini çalıyoruz demektir.
Peki, yaşam enerjimiz çalındığı zaman ne olur?
Genelde, yaşam enerjimiz küçüldüğünde, yaşamdan zevk alamayız. Günlük işlerimizi yapamaz hale geliriz, çünkü en ufak bir iş bile bize külfet gibi görünür. Sürekli bir can sıkıntısı duyarız. Yüreğimizde, sebebini bilmediğimiz bir ağırlık oluşur. Toleransımız azalır. Bir gün önce başkalarına dağıtacak sevgimiz varken, bir anda kendimizi dibe vurmuş gibi, sanki derin bir kuyuya inmiş gibi hissederiz. Artık başkalarına sevgi vermek yerine, onlardan beslenmeye çalışırız.
Bütün bu yaşanan olumsuzluklara rağmen, kancalar sağlıklıdır ve insanların birbirine sevgi akıtabilmeleri için oluşurlar. Bu konuda neler yapılabileceğini, AŞK başlığı altındaki yazımda bulabilirsiniz.
Dikey Beslenmek
İnsanların başkalarına bağımlılık geliştirmemeleri ve başkalarından enerji çalacak yöntemlere başvurmamaları için, dikey beslenmeyi öğrenmeleri gereklidir.
Her insanın ruhu, çeşitli zenginliklerle doludur. Bu zenginlikleri, yaratıcılık alanlarımızı keşfederek bulabiliriz. Örneğin, bir ressam, resim yaparken kendisinden beslenir. Çünkü o sırada ruhundaki zenginlikleri ifade etme fırsatını bulmuştur. New York’ta yaşarken bir kanser hastamın takı yapmaktan hoşlandığını keşfetmiş ve kendisine her gün en az 1 saat bu işle uğraşmasını tavsiye etmiştim. Kendisine çok iyi gelmiş, adeta duygusal ve ruhsal bir terapi gibi iş görmüştü.
İnsanların kendilerini hiç korkusuzca, olduğu gibi ifade edebilmeleri, en büyük güç kaynağıdır. Bu, herkese tarif edilemez bir mutluluk ve doyum verir. Hayatımızda hobilerin yer alması, iste bu yüzden önemlidir.
Dikey beslendiğimiz sürece, ne başkalarına bağımlı yaşarız ne de yaşam enerjimizi çaldırırız.
En önemlisi de, hayatta verdiğimiz önemli kararlar hatalı olmaz. Doğru karar verebilmek için bağımsız ve mutlu olmalıyız. Özgür bir zihne ve duygusal yapıya sahip olmalıyız. Hiçbir şeyden korkumuz olmamalı. Başkalarını kaybetme korkusu, bağımlılıklarımızın ardındaki kök korkudur. Bilinçaltımızın derinliklerinde kaybetme korkusu olduğu müddetçe sağlıklı kararlar alıp uygulayabilmemiz hemen hemen imkânsız gibidir.
Gelin özgürlüğümüzü ele alalım
İlişkilerimizde kuvvetli taraf biz olalım
yazıyı yazanın kim olduğunu bilmiyorum ancak çok isabetli tespitlerde bulunmuş. her kim ise bu güzel yazıyı yazan kişiye teşekkürler…
https://serkansorguc.wordpress.com/2013/06/11/enerji-vampirleri/
18 Haziran 2021 Cuma
Kadınların duygularıyla oynayan, onların enerjilerini bir vampir gibi emen erkekleri engellemenin tek yolu, kadınların kaybetme korkusundan bir an önce kurtulmaları
Bu sıralar çok duyuyorum. Öyle erkekler var ki, hem
varlar hem yoklar. Önce bir kadının hayatına yıldırım hızıyla giriveriyorlar.
Hem de öyle romantik, öyle ilgiyle davranıyorlar ki, kadının gözleri kamaşıyor.
Kısa süreliğine her şey muhteşem gidiyor. Sonra bir gün işler değişmeye
başlıyor. O eski aramalar, mesajlar azalıyor. Buraya kadar çok tanıdık, öyle
değil mi? Artık herkes ezberledi. Kadınlar duygusal varlıklar. Kendisine ilgi
gösterildiğinde, bir süre sonra duygusal olarak bağlanma eğiliminde oluyorlar.
Sebep? Bilinçaltı... Doğa onlara doğurma ve neslin devamını sağlama görevini
vermiş. Bir baba seçmek ve sırtını ona yaslamak zorunda kalmış. Bilinçaltına
kök korku yerleşmiş: Tercih edilmemek, doğuramamak, kaybetmek, yalnız kalmak...
Hepsi de aynı temelden türeyen duygular... Öyleyse tatlı dil ve aşırı ilgi
kadının duygusal sistemini kodluyor: İşte aradığım erkek bu... Eğer yarı yolda
bırakılırlarsa, yani tam güvendikleri anda erkek tarafından ihmal edilmeye
başlarlarsa, acı çekiyorlar. İşte bu noktada büyük bir problem başlıyor.
Kadının duygusal sisteminden erkeğe doğru bir akış başlıyor. Gözle
görebilseydik, kadının pozitif enerjisinin erkeğe doğru oluk oluk aktığını fark
edecektik. Oysa bu enerji dediğimiz, herkesin ağzına sakız olan şey, gerektiği
kadar önemsenmiyor.
SENİ SEVİYORUM AMA SENİ ÜZERİM
Pozitif enerjisini kaybeden kadının zaman içinde
ışıltısı yok oluyor. İşleri ters gitmeye başlıyor. Etrafında kimse kalmıyor.
İçinde bitmek tükenmek bilmeyen bir can sıkıntısı başlıyor. Ne yapsa boş. Sanki
kendisini mutlu edecek tek bir şey var, o da erkek arkadaşıyla konuşmak ya da
birlikte olmak... Diyebilirsiniz ki, Seda, buraya kadar her şeyi biliyoruz
zaten. Artık öğrendik. Sadece ilişkiyi bitirmek, erkeğe pozitif enerjimizi
kaptırmayı engellemeye yetmiyor. Doğru... Ama daha da tehlikeli durumlar var.
Size biraz bundan bahsetmek istiyorum. Bazı erkekler kadınların bu zaafından
yararlanmayı çok seviyor. Adeta bundan besleniyorlar. Hatta bağımlısı
oluyorlar. İşte bu adamlar artık hayatlarında tek bir kadınla olamıyor.
Özellikle pek çok kadına aynı anda kur yapıyorlar. Onları aynı anda kendilerine
bağımlı kılıyorlar. Tek bir kişiye bağlanmak akıllarının ucundan bile geçmiyor.
Her birinin ağzına bir parmak bal çalıyorlar, sonra kaçıp kendilerini başka
kollara atıyorlar. Üstelik onlarla birlikte olan kadınlar bu durumun farkına
varınca cevapları hazır. Bu aralar öylesine çok kadından aynı öyküyü dinliyorum
ki, kendimi yazmaktan alamadım. Hemen şöyle söylüyorlar: "Bak bir tanem,
seni seviyorum ama ben seni üzerim. Henüz ciddi bir ilişkiye hazır değlim. Beni
unut. Eğer bir gün ciddi bir ilişki istersem, bu kadın mutlaka sen olursun. Ama
seni asla hayatımdan çıkarmak istemem. Sen benim için çok değerlisin."
AMAÇ OYUNA DEVAM ETMEK
Buraya kadar da çok tanıdık gelebilir. Ama ya
devamına ne dersiniz? "Lütfen git artık ve beni rahat bırak, ben sana
layık değilim, sen şöyle mükemmelsin, böyle iyisin, ama ben hazır değilim"
diyen o adam, aslında kadının gerçekten onu kafasından çıkarmasını hiç mi hiç
istemiyor. Gerçekten kadınlar onları aramayı, düşünmeyi kestiklerinde akla
hayale gelmedik yollarla onları yeniden kazanmaya çalışıyorlar. Ama amaç asla
ciddi bir ilişki başlatmak değil, sadece kedi fare oyununa devam edebilmek...
Biz kadınlar duygusal boşluklarımızı bir erkekle doldurmaya çalıştıkça bu oyun
devam edecek. Enerjimizi çaldırmak için adeta bir pasta gibi etrafta
dolaşacağız. Bu son dönemde, hiç ilişki tecrübesi olmayan genç bir kız için de
böyle... Güçlü bir kariyer kadını için de... Boşanmış ve çocuklu biri içinde
aynı, mazbut yaşayan ve tesettürde olan genç bir kadın için de... Bu adamlar
internetin kullanımıyla birlikte çoğaldı... Vampirlik yapıyorlar. Kadınların
enerjilerini emiyorlar. Onlar gittikçe parlarken, emdikleri kadın gitgide
matlaşıyor, sararıp soluyor. Kadınların tek bir ortak noktası var: Kaybetme
korkusu.. Ya da duygusal bir boşluk... Öyleyse bu adamlardan korunmanın da tek
yolu, kaybetme korkusunu yenmek. Eskimiş ve işe yaramayan sevgilileri atın
hanımlar. Göreceksiniz, bu sizi çok mutlu edecek.
https://www.sabah.com.tr/ekler/cumartesi/yasamadair/2010/03/20/vampir_erkekler
Farklı alanlarda üreten, çalışan kadın toplulukları ve girişimlerinden isimlerin konuk olacağı Kadın Toplulukları ve İklim Krizi çalıştayında üç gün boyunca iklim krizi, dayanışma, işbirlikleri ve topluluk olma çerçevesinde tartışmalar yapılacak.
Türetim Ekonomisi Derneği ve Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği tarafından Hrant Dink Vakfı Hibe Programı kapsamında Avrupa Birliği tarafından desteklenen Kadın ve İklim Projesi; kadın emeğine dayalı toplulukların iklim ve biyolojik çeşitlilik kriziyle mücadele yollarını paylaşmak; bu grupları bir araya getirerek mücadeleyi ortaklaştırmak ve zorlukları dayanışmayla aşmanın önünü açmak; bu grupların ekonomik faaliyetlerinin desteklenmesini sağlamak; belgesel film ile mücadeleyi görünür kılmak; yayımlanacak akademik-bilimsel nitelikli makale ile çağdaş tartışmalara ve alanda yürütülecek çalışmalara kaynak oluşturmayı hedefliyor.
Ayrıntılar: https://www.iklimhaber.org/kadin-topluluklari-ve-iklim-krizi-calistayi-basliyor/
17 Haziran 2021 Perşembe
Sonsuz
maymun teoremi, bir daktilonun tuşlarına sonsuz bir süre boyunca rastgele basan
bir maymunun belirli bir metni (örneğin William Shakespeare'in tüm yapıtlarını)
neredeyse kesin olarak yazabileceğini ortaya koyan bir matematik teoremi.
Bu
bağlamda, "neredeyse kesin" söz öbeği matematiksel bir terimdir ve
"maymun" da gerçek bir maymundan çok, rastgele harflerden oluşan bir
diziyi sonsuza dek üreten soyut bir aygıtı ifade etmektedir. Teorem, çok büyük
ama sonlu bir sayı hayal ederek sonsuzluk hakkında akıl yürütmenin risklerine
dikkat çekmektedir. Bir maymunun Shakespeare'in Hamlet'i gibi bir yapıtı
tümüyle aynı biçimde yazabilme olasılığı o denli küçüktür ki, bu durumun
evrenin yaşı ölçeğindeki bir sürede gerçekleşme şansı önemsizdir ama sıfır
değildir.
Teoremin
kökleri Aristoteles'in Oluş ve Bozuluş Üzerine eserine, Cicero'nun Tanrıların
Doğası adlı yapıtına ve Blaise Pascal ile Jonathan Swift'in düşüncelerine
dayanmaktadır.
Kaynak: Bilim Otağ
15 Haziran 2021 Salı
COVİD 19 PANDEMİSİYLE KARBON EMİSYONU ÖLÇÜM YÖNTEMİNDE GELEN YENİLİK
Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü (NIST)’in yeni araştırmasına göre Los Angeles ve Washington DC/Baltimore bölgelerinde COVİD-19 pandemisi nedeniyle yollar boşaldığı ve ekonomik aktivite yavaşladığı için Nisan 2020’de karbondioksit(CO2) emisyonları önceki yıllara göre yaklaşık yüzde 33 düştü. Diğer yandan, emisyon azalımlarının ölçümü için kullanılan yeni araştırma yöntemi daha uzun vadeli etkiye sahip olabilir.
Geophysical Research Letters’da yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, Los Angeles’taki karbondioksit emisyonları, COVID-19 pandemisi nedeniyle yollar boşaldığı ve ekonomik aktivite yavaşladığı için Nisan 2020’de önceki yıllara kıyasla %33 düştüğü görüldü. Washington, DC / Baltimore bölgesinde ise, karbondioksit ya da CO2 emisyonları aynı süre boyunca% 34 düştüğü sonucuna ulaşıldı.
Çalışma, NASA’nın Jet Propulsion Laboratuvarı (JPL), Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü (NIST) ve Notre Dame Üniversitesi’ndeki bilim adamları tarafından yönetildi.
Emisyon Ölçümünde Nasıl Bir Yöntem İzlendi?
Emisyon azalımları önemli olsa da, bilim insanlarının bunları ölçmek için kullandıkları yöntem daha uzun vadeli etkiye sahip olabilir.
Her iki konumda, bilim adamları, öncelikle havadaki CO2 konsantrasyonunu izlemek için çatılara ve kulelerin üzerine sensör ağları yüklediler. Emisyonlardaki düşüşü tahmin etmek için bu sensör ağlarından gelen verileri kullandılar.
Bu, emisyonları tahmin etmenin açık bir yolu olarak görünebilir, ancak genellikle böyle bir tahmin yöntemi izlenmez. Çoğu şehir, kat edilen araç kilometresi sayısı veya ısıtılan ve soğutulan binaların metrekareleri gibi emisyonlara neden olan faaliyetlerin etkilerini hesaplayarak emisyonlarını tahmin eder. Bunlara “aşağıdan yukarıya” yöntemler denir çünkü bunlar çoğunlukla yerdeki faaliyetlere dayanır.
Bu yeni çalışma, CO2 konsantrasyonunun “yukarıdan aşağıya” ölçülmesine dayanan yöntemleri göstermektedir. Yani havada, güvenilir emisyon tahminleri üretebilir. Bilim adamları, COVID-19 nedeniyle emisyonlar aniden düştüğünde bu yöntemleri test edebilme imkanı bulmuşlardır.
Baş yazar ve JPL veri bilimcisi Vineet Yadav, “Bu tamamen beklenmedik bir deneydi ve bir daha yapmak istemediğimiz bir deneydi” diyor. “Ancak sonuçlarımız, emisyon düşüşlerinin başlangıcını birkaç gün içinde tespit edebildiğimizi gösteriyor.” diye sözlerine ekliyor.
Bilim insanları, birkaç yıldır CO2 emisyonlarını ölçmek için yukarıdan aşağıya yöntemleri geliştirmekteydi. NIST bilim insanı ve yardımcı yazar Kimberly Mueller, “Bu çalışma, teknolojinin güvenilir sonuçlar üretecek kadar olgunlaştığını ve araştırma yöntemi olarak kapsama alınabileceğini gösteriyor” diyor. Bu, şehirlere emisyonları azaltma çabalarında önemli bir yeni araç sağlayacaktır.
Yukarıdan aşağıya tahminlere ulaşmak zordur çünkü şehirlerin üzerindeki havadaki CO2 ‘nin çoğu yerel emisyonlardan değildir. Çoğu doğal olarak oradadır ve bir kısmı şehrin sınırlarının dışına yayılır ve rüzgarla gelir. İşin püf noktası, şehrin üzerindeki havadaki CO2’nin ne kadarının yerel olarak üretildiğini bulmaktır.
Yeni Araştırma Yönteminin Avantajları Nelerdir?
Mueller, “Doktora danışmanım, atmosferi büyük bir fincan kahve olarak tanımlardı.” diyor. Kremayı kahveye karıştırdıktan sonra kremayı kattığınız yeri tespit etmek imkansız hale gelir.
Atmosferik kahveyi tespit etmek için bilim adamları rüzgar hızı, yönü ve diğer faktörlerle ilgili verileri kullandılar. Bu, emisyonların bir şehrin neresinde ortaya çıktığını ve ne kadar büyük olduğunu tahmin etmelerine izin verdi.
Elde edilmesi zor olsa da, yukarıdan aşağıya ölçümlerin birçok avantajı vardır. Birincisi, emisyonları azaltma çabalarının işe yarayıp yaramadığı konusunda nispeten hızlı geri bildirim sağlayabilirler. Örneğin bir şehir trafik düzenini değiştirirse veya toplu taşımayı artırırsa, yukarıdan aşağıya tahminler, bu çabaların gerçekten emisyonların azalmasına yol açıp açmadığına dair veri sağlayabilir.
Buna ek olarak, Mueller’le ortaklaşa yazılan yakın tarihli bir çalışma, ABD şehirlerinin yalnızca aşağıdan yukarıya yöntemleri kullanırken emisyonlarını genellikle hafife aldıklarını gösterdi. Yakın tarihli bir başka çalışma, aşağıdan yukarıya yöntemlerle yukarıdan aşağıya yöntemlerin birleştirilmesinin doğruluğu artırdığını gösterdi. (Her iki çalışma da kısmen NIST tarafından finanse edilmiştir.)
NIST’in sera gazı ölçümleri grubunun lideri ve çalışmanın ortak yazarı James Whetstone, “Doğru ölçümler, sera gazı emisyonlarını yönetmek için herhangi bir stratejinin anahtarıdır” diyor. Bu, hedeflere doğru ilerleyip ilerlenmediğini bilmenin tek yolu olarak görünüyor.
NIST, NASA ve diğer araştırma ortakları, daha doğru emisyon tahminleri elde etmenin bir yolu olarak yukarıdan aşağıya yöntemleri geliştirmek ve test etmek için Los Angeles ve Washington, DC/Baltimore bölgesindeki sensör ağlarını kullanıyor. Bu araştırma projesi kısmen şehirlere odaklanıyor çünkü şehirler dünyanın CO2 emisyonlarının büyük ve giderek artan bir payını oluşturuyor .
Los Angeles ve DC/Baltimore bölgesindeki %33 ve %34 emisyon düşüşleri, önceki iki yılın ortalama Nisan emisyonlarına göre düşüşleri temsil ediyor. Araştırmacılar, atmosferik ölçümlere dayalı olarak emisyonlardaki değişimi tespit etmek için üç farklı yöntem kullandılar ve bunların tümü aynı anda meydana gelen düşüşü tespit etti.
Notre Dame Üniversitesi hesaplama bilimcisi(İstatistikçi) ve ortak yazar Subhomoy Ghosh, “Yapbozun farklı parçaları üzerindeki bu bağımsız istatistiksel testler tutarlı sonuçlar verdi” diyor. Bu, bulguların güvenirliliğini sağlayan bir sonuç olarak görünmekte.
Ayrıca, yöntemlerin çok farklı çevresel koşullara rağmen her iki lokasyonda da iyi çalıştığı görülüyor. Los Angeles’ta Pasifik’ten nispeten temiz hava geliyor. DC ve Baltimore ise batıdaki şehirlerden ve enerji santrallerinden düzenli olarak emisyon alıyor. Ayrıca DC ve Baltimore’de, emisyon modelleri, bitkilerin yeniden yeşile döndüğü ve havadan CO2 çekmeye başladığı baharın etkileri hesaba katılmalıdır. Los Angeles bitkiler tarafından alımında daha az mevsimsel etkiler yaşar. Mueller, “Bu yöntemler çok farklı ortamlarda çalışacak kadar sağlamdı.” diyor. Yöntemlerin her iki yerde de işe yaraması, sonuçların tesadüf olmadığını açıkça ortaya koyuyor.
Kaynak:
https://www.sciencedaily.com/releases/2021/06/210607161020.htm
Yazar: Nil GÜREL
Yazım bilgiustam.com'da yayına alındı. Aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz:
Y
Yazhttps://www.bilgiustam.com/covid-19-pandemisiyle-karbon-emisyonu-olcum-yonteminde-gelen-yenilik/ 'de yayına alındı
14 Haziran 2021 Pazartesi
Gülümseyerek beynimizi mutlu olduğumuza inandırabilir miyiz?
1980’lerde yapılan bir araştırma sonucunun iddialarına göre yüzünüzü belli bir düzene sokmak, vücudunuzda o düzen ile ilişkilendirilen duyguda belirli psikolojik değişimlere sebep olur; öfkelendiğiniz zaman kaşlarınızı çattığınız, mutlu olduğunuzda gülümsediğiniz anlar.
Bu duruma “yüzden geri-denetim hipotezi” adı verilir ve ortada herhangi bir neden yokken bile gülümserseniz beyniniz mutlu olduğunuza inanabilir çünkü gülümseme eyleminin gerçekleşebilmesi için bazı yüz kaslarının aktif olması gerekir. Davranışlarımızdan ve düşüncelerimizden daima haberdar olan beynimiz, gülümsemek için faaliyete geçmiş yüz kaslarını bireyin mutlu olduğu şeklinde yorumlayabilir. Beynin bu yorumu daha da ileri giderek bizim de gerçekten mutlu olduğumuz hissini yaşatabilir. Oldukça komplike duruyor öyle değil mi?
O halde durup dururken gülümsersek gerçekten mutlu olabilir miyiz?
Kaynak: Bilim Otağ
Covid-19 salgını ile birlikte insanlar evlere kapandı ve yüksek ihtimale tedaviye sahip olan aşıların çıkmasını bekliyor. Türkiye aşı işlemlerine hızla devam ederken biz de aşı hakkında bazı asparagas bilgilerin doğrusunu açığa çıkarmak için bir gönderi serisi hazırladık.
COVID-19 Aşı Çeşitleri Nelerdir?
COVID-19 aşıları birkaç farklı yöntemle üretilmektedir. Bununla birlikte, aşıların tamamı bireylerin bu virüse karşı bağışıklık kazanmasını amaçlar.
İnaktif Aşılar: virüsün etkisiz veya zayıf hale gelmesi için bağışıklık sistemini uyarır. Ölü virüslerden elde edilen bu tip aşıların 2-8°C’de saklanması gerekir. Bu aşıların geliştirilmesinde geleneksel yöntemler kullanıldığı için üretim süresi daha uzun ve yavaştır. Sinovac şirketinin CoronaVac aşısı inaktif aşı sınıfına girer.
mRNA aşıları: laboratuvarlarda üretilen yapay mRNA’ların bağışıklık sistemini uyarmasını sağlar. Protein sentezinde görev alan mRNA’lar, bu görevlerinin ardından normal moleküller gibi vücuttan atılır. Pfizer-BioNTech ve Moderna aşıları mRNA sınıfına girer. Bu aşıların en büyük dezavantajı ise çok düşük sıcaklıklarda saklanma gerekliliğidir.
Viral Vektör Aşılar: genetikleri değiştirilen adenovirüslerle üretilir. Bu tip aşılar, aynı zamanda COVID-19 virüsünün, hastalık yapmayacak seviyede olan RNA’sını da taşır. Yapılan aşılama sonrasında, vücudun verdiği bağışıklık tepkisiyle bireylerin hastalığa bağışıklık kazanması amaçlanır.
Kaynak: Bilim Otağ
11 Haziran 2021 Cuma
Erkekler belki göremez, ilişki bittikten sonra afallar ama bir gerçek var ki: Kadın susarak gider! En önemli detaydır, erkeklerin hiç anlayamadığı durum işte bu kadar basittir. O gün gelene kadar konuşan, kavga eden, tartışan kadın, kendini sessizliğe vermiştir. Ne zaman ümidini o ilişkiden kestiyse, o zaman sevgisi de yara almış demektir. Yüreğindeki bavulları toplamıştır, kafasındaki biletleri almış ve aslında bedeni orada durarak, ilişkiden çıkıp gitmiştir. Kadın, gerçekten gitmişse, çok sessiz olmuştur ayrılışı, kimse hissetmeden, kapıları vurup kırmadan gitmiştir. Gerçekten seven kadın o ilişkiden ümidini kestiyse sessiz ve asilce gider!
Yazar ve İlişki Danışmanı Candan Ünal
Günün Hadisi
Kendisine faydalı olmayan ve kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terketmesi, kişinin iyi ve güzel Müslüman olmasındandır. Günün Ayeti Nefse ve ona bir düzen içinde biçim verene , sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene andolsun.(91/Şems/7-8) http://www.arapcaegitimi.com/ |
Isaac
Newton’un kafasına elma düşmesi ve bu sayede yer çekimini bulma konusunda
kafasında bir ampul yanması hikayesi belki de bilim tarihinin en bilinen olayı.
Elma Newton’un kafasına ya da yanına düştü, önemli değil ama elmanın ortaya
çıkardığı sonuçların, bilim dünyasında çok önemli şeylerin kapısını açtığı
kesin.
Newton’ın 1642'de doğduğu Woolsthorpe Malikanesi’nin bahçesindeki, elmayı
düşüren o ağaç ise hala hayatta. Yaklaşık 400 yaşındaki ağaç, 2002'de Kraliçe
İkinci Elizabeth’in tahta çıkışının 50. yıl dönümünde İngiltere Ağaç Konseyi
tarafından milli miras ilan edilen 50 ağaçtan biri oldu. Newton'ın yer çekimi
kanunu, ışık ve yansımaları ile ilgili ilk çalışmalarını yaptığı Woolsthorpe
Malikanesi ise müze olarak kullanılıyor.
Kaynak: Bilim Otağ
10 Haziran 2021 Perşembe
İstanbul Üniversitesi Müsilajı Temizlemek İçin Deniz Bakterilerini Kullanacak
İstanbul Üniversitesi Müsilajı Temizlemek İçin Deniz Bakterilerini Kullanacak.İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi, Marmara Denizi’nde oluşan müsilajı doğal ortamında deniz bakteri izolatları ile temizlemek için çalışma başlattı.
İstanbul Üniversitesi (İÜ) Su Bilimleri Fakültesi Deniz Biyolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülşen Altuğ ve ekibi tarafından müsilajın doğal ortamında yararlı bakterilerle yok edilmesi için pilot proje başlatıldı.
Bu kapsamda, Prof. Altuğ’un hazırladığı pilot çalışma Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Tarım ve Orman Bakanlığı onayına sunuldu.
Bakanlıkların pilot projeyi onaylaması üzerine Prof. Dr. Altuğ ve ekibine İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanlığı onayı ile Deniz Hizmetleri Müdürlüğü tarafından Yenikapı’da müsilajın olduğu yerde bariyerli bir alan oluşturuldu.
Altuğ ve ekibi tarafından bu alanda multiparametre ile değişken çevresel parametrelerin başlangıç değerleri ölçüldü, ortamın doğal bakteri düzeyini belirlemek amacıyla deniz suyu ve müsilaj örneği alındı.
Bariyerle oluşturulan müsilajın olduğu doğal ortama üniversitedeki bilim insanlarının daha önce denizlerdeki çalışmalarında elde edilen yararlı bakteri karışımları verildi.
Pilot projeyle Marmara Denizi’nde görülen müsilajın doğal ortamında yararlı bakterilerle temizlenmesi amaçlanıyor.
Kaynak: https://tr.sputniknews.com/
Uzmanlar Yanıtladı: Müsilajlı Denize Girilebilir mi?
Balık ve Midye Tüketilmeli mi? Marmara Denizi’nde son haftalarda bitkilerin ve mikroorganizmaların oluşturduğu müsilaj önemli bir çevre sorunu haline geldi.
Müsilajın halk arasında denize girme, balık ve midye gibi ürünlerin tüketimi ile ilgili soru işaretlerine yol açtığına dikkat çeken uzmanlar, bu soruların yanıtlanması için ekolojik analiz yapılması gerektiğini söyledi.
Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu (SHMYO) Dr. öğretim üyesi Sultan Mehtap Büyüker, Marmara Denizi’nde son günlerde meydana gelen müsilajla (deniz salyası) ilgili değerlendirmelerde bulundu.
‘Deniz ısısının artması da etkili’
Marmara Denizi’nde görülen müsilaj probleminin herkesi çok üzdüğünü ifade eden Dr. Öğretim Üyesi Sultan Mehtap Büyüker, şunları söyledi:
“Müsilaj, deniz salyası olarak da biliniyor. Bitkilerin ve mikroorganizmaların oluşturmuş olduğu kalın yapışkan maddeyi müsilaj olarak tanımlıyoruz. Müsilaj sorunu aslında Marmara’da uzun zamandır olan bir problem. Müsilaj oluşumunun sebeplerine bakıldığında da uygun biyolojik ve kimyasal ortam oluştuğunda müsilaj oluşabiliyor. Deniz ısısının artması, denizlerin gereğinden fazla kirlenmesi ve deniz hareketinin azalması gibi faktörler müsilaj oluşumuna neden olabiliyor.”
AKADEMİK VE SOSYAL MEDYA(YAZILARIMI PAYLAŞTIĞIM SOSYAL MEDYALAR) LİNKLERİM
AKADEMİK VE SOSYAL MEDYA(YAZILARIMI PAYLAŞTIĞIM SOSYAL MEDYALAR) LİNKLERİM Çalışmalarımı takip edebileceğiniz, okuyabileceğiniz linkler(Sıra...
-
HALKLA İLİŞKİLER EĞİTİMİ İLE GELECEĞE DOĞRU Üniversitenin İletişim Fakültesi’nin Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümü için bitirdiğim ...
-
BİR DİZİ, BİR MESAJ, BİR DİPLOMASİ ARACI OLARAK: WHEN THE PHONE RINGS Nil Gürel in Türkiye Yayını ∙ April 15, 2025 ∙ 5 min read ...
-
TÜRKİYE’DE SAĞLIK YÖNETİMİ MESLEĞİNİN KARŞILAŞTIĞI TEMEL SORUNLAR: NİTEL BİR ÇALIŞMA MAKALESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Bugünkü yazımda ele a...
-
YİTİRİLEN DEĞERLERİN, DUYGULARIN ADI: ÇIKARCILIK Günümüz ilişkilerine bakıldığında artık çoğu değerin anlamını yitirdiğini görmekteyiz. ...
-
YALNIZ ZAMANLAR Zamanımızın bir özniteliği birçok insanın tekbaşınalıktan korkmasıdır. Oysaki ...