NİL GÜREL

24 Ocak 2022 Pazartesi

Arkeologlar Bütün Halinde Muhteşem Bir Roma Kasesi Buldu

Arkeologlar Bütün Halinde Muhteşem Bir Roma Kasesi Buldu

 Arkeologlar Bütün Halinde Muhteşem Bir Roma Kasesi Buldu. Cam kase en az 1.800 yıllık ve üzerinde herhangi bir kırık veya çatlak yok.

Hollanda’nın Nijmegen şehrinde bir konut ve yeşil alan geliştirme sahasında kusursuz durumda bir Roma mavisi cam kase ortaya çıkarıldı.

Cam kase en az 1.800 yıllık ve üzerinde herhangi bir kırık veya çatlak yok.

Bu tür kaseler, erimiş camın bir kalıp üzerinde soğumaya bırakılması ve sertleşmesi ile yapılıyordu. Cam karışımı hala sıvıyken şerit deseni çizilmiş. Metal oksit mavi renge neden oluyordu.

Bu kase bir zamanlar erken Nijmegen sakinleri için bir değerli bir objeydi. Baş arkeolog Pepijn Van de Geer, bunun müzede sergilenmeyi hak eden bir başyapıt olduğunu düşünüyor.

Nijmegen, MÖ 1. yüzyılda bir Roma askeri kampı olarak kuruldu ve yanında yerel Batavi halklarının sivil bir yerleşimi oluştu. 98 yılına gelindiğinde, Nijmegen yerleşimi, bugün Hollanda’da municipium (Roma şehir hakları) adını alan ve sakinlerini Roma vatandaşı yapan ilk şehirdi.

Yeni keşfedilen kase yerel üretim değildi. Büyük bir Roma kentinde ince cam eşya atölyesinde üretilmişti. Almanya sınırının hemen ötesindeki Roma kenti Vetera (günümüzde Xanten), cam üretimiyle biliniyordu ve o da Batavi bölgesindeydi, bu nedenle bölgeler arasında mal alışverişi için kurulmuş hatlar olmalıydı.

Ayrıntılar:

https://www.bizsiziz.com/arkeologlar-butun-halinde-muhtesem-bir-roma-kasesi-buldu/

17 Ocak 2022 Pazartesi

“SATILIK HASTALIKLAR” KİTABININ DEĞERLENDİRİLMESİ

 “SATILIK HASTALIKLAR” KİTABININ DEĞERLENDİRİLMESİ

 

Ele alacağım kitap Ray Moynihan ve Alan Cassels’ın “Satılık Hastalıklar” kitabı. 2020 yılında hayykitap acil serisi İstanbul’da basılmış. 5. Baskı. Kitabın değerlendirmesine geçmeden önce yazarları tanıyalım.

Avustralyalı yazar Ray Moynihan, sağlık alanında dünyanın önde gelen gazetecilerinden biridir. Sydney Morning Herald, Australian Financial Review, British Medical Journal, Lancet, New England, Journal of Medicine gibi dergi ve gazetelerde yazan Moynihan’ın birçok ödülü bulunmaktadır.

Kanadalı araştırmacı ve yazar Alan Cassels ilaç politikaları üzerine uzmanlaşmıştır. Araştırmalarını Victoria Üniversitesi bünyesinde sürdüren Cassels, ilaç sektörü uygulamalarının doktorlar, yasama organları ve tüketiciler üzerine etkileri ile ilgili raporlar hazırlamaktadır.

Yazarların kitapta ana fikri, hastalıkların piyasa profesyonelleri tarafından yaratılıp bu olmayan hastalıkların halkla pazarlanarak halkın hangi teknik ve taktiklerle kandırıldığını ortaya koyup irdelemektir. Kitapta bu bağlamda hangi ortaklıkların kurulduğunu ve hangi metodlarla insanların ikna edildiğini içeren on bölüm yer almaktadır. Gelin kandırma stratejilerine bölüm bölüm birlikte bakalım.

İlk bölümde yazarlar “hedef kitle ‘herkes’” temasını “yüksek kolesterol” hastalığı bağlamında ele almışlardır. Günümüzde kolesterol ilaçlarına harcanan para inanılmaz boyutlardadır. Peki neden bu kadar para harcanıyor? Kolesterol çok mu korkunç bir şey? “Tıp dünyasında yaygın kabul gören bir ifadeye göre, kolesterol kalp krizi geçirme olasılığını etkileyen birçok etmenden sadece bir tanesidir. Buna rağmen, kolesterol konusu büyük ilgi görüyor çünkü kandaki seviyesini ilaç tedavisiyle düşürmek mümkün. Bira veya kola markalarıyla yarışabilecek kadar da yüksek tanıtım bütçeleri var”(s.22).

En son kolesterol kılavuzunu yazan dokuz uzmandan sekizi ilaç şirketleriyle içli dışlı. Bu uzmanlar verdikleri demeç ve faaliyetlerde kolesterolü öcü gibi göstermekte. Diğer yandan Lisa Schwartz gibi hekimler de bu durumdan rahatsız. “Herkesi kolesterolden korkuttuk” diyor Schwartz ve devam ediyor: “Bu korkuyla başa çıkmak için en kolay yol olarak da ilaçlar öneriliyor. Asıl hedefin kolesterol sayılarınızı düşürmek olduğunu sanıyorsunuz. ‘Önemli olan kolesterol rakamınız’ sloganını duyuyorsunuz ama işin aslı böyle değil. Önemli olan, kalp hastalığı riskinizi düşürüp düşürmediğiniz. Kolesterol hastalığın kendisiymiş gibi gösterildiğinden, tedavinin başarısını kolesterolünüzün düşmesiyle tanımlayabilirsiniz. Sanki kolesterolün kendisi asıl sorunmuş gibi!” Buradaki sorun, salt kolesterol seviyesini değil, kalp hastalığı, inme ve erken ölümleri azaltacak etkin yöntemler bulmaktır. Bazı insanlar için, ilaçla kolesterollerini düşürmenin büyük faydası olacağına şüphe yoktur. Diğerleri içinse, ilaç kullanımı fayda vermeyen, israfa yol açan, hatta kendilerine zarar veren bir yöntem olabilir”(s.31).  

Görüldüğü gibi korku çekiciliği stratejisi kullanılarak gereksiz yere insanlara kolesterol ilacı yazılmaktadır. İlaç endüstrisi çarkı dolayısıyla kapitalist sistem dönsün diye…

Yazarlar ilk bölümün sonunda şöyle diyor: “Belki de, kolesterol, kalp hastalığı veya başka bir sağlık sorunu hakkında daha mantıklı bir tartışmanın önündeki en büyük engel, tavsiyeleri için başvurduğumuz -doktorlarımız gibiinsanlardan birçoğunun ilaçların üreticileri ile bağlantılı olması... Bu bağlantı yılda birkaç yüz bin dolarlık bir bordro da olabiliyor, birkaç sıcak çörek de... “(s.39). Böylece ikinci bölümdeki konuya geçiş yapıyorlar: “Doktorlara yakın markaj” temasıyla “Depresyon” u ele alıyorlar. 

Depresyonun zihindeki seretonin eksikliğinden kaynaklandığı empoze edilerek “klinik olarak belirgin” bir  rahatsızlığı olmadığı halde antideprasan ilaçlar verilmektedir. Ve bu ilaçların çok ciddi yan etkileri vardır. Hatta intihara kadar sürükleyebilmektedir. İlaç firmaları psikiyatri uzmanlarıyla işbirliği yaparak ilaçların pazarlamasını yapmaktadır.

Kitapta geçen bir bölüm izlenen stratejiyi çok güzel özetliyor:

“Amerikan Psikiyatri Derneği’nin New York’taki kongresine dönersek, “Bedava Yemeklere Son” kampanyasının henüz her yerde benimsenmediğini görüyoruz. Psikiyatristlerin bu geceki programı Sheraton’ın balo ssalonunda bir fikir babasının endişe bozukluğu konusunda anlatacaklarını dinlemek (68). İster depresyon, ister başka bir konuda olsun fikir babalarından oluşan sürüyü geliştirmek, endüstrinin kullandığı en stratejik pazarlama yöntemlerinden biri. Bu ağılın kalitesi Michael Oldani gibi ilaç temsilcilerinin uzun uğraşlarına bağlı. Genç bir doktorun çalışma arkadaşlarını etkileme potansiyeli bu temsilcilerin günlük ziyaretleri sırasında belirleniyor. Gelecek vaat eden adayları, ilaç temsilcileri potansiyel fikir babaları olarak seçerler. Önce, bu adayları sınamak için küçük konuşma görevleri verilir. Daha sonra, eğer değerlerini kanıtlarlarsa, küçük çaplı toplantılarda en son çıkan ilacı düzenli olarak anlatmaları için para almaya başlarlar. Biraz da şansı olanlar, kendilerini en sonunda uluslararası meslektaşlarına veya APA kongresi gibi kongrelerde en yeni hastalıklardan bahsedip, binlerce dolar kazanacağı “sözcüler bürosunda bulabilir”(s.55).

Bölümün sonunda; “Bunlara rağmen bazen, hayatın en doğal gelişmeleri bir hastalıkmış gibi pazarlanıyor ve ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılıyor. Bazen de pazarlama, ünlü simaların çığırtkanlığından aldığı görülmez destekle daha güçlü ve etkili bir hale getiriliyor”(s.56) denilerek 3. Bölüm konusuna geçiliyor. “Ünlülerle İşbirliği”: “Menopoz”. İlaç pazarlaması alanında Lesa Henry bir adım önde görülür. Sağlık meseleleri ve bunlara iyi gelecek ilaçlar hakkında “tüketicilerin eğitilmesi’nde şöhretlerin değerinin farkına varan ilk pazarlamacıdır (2). Wyeth’in en önemli darbelerinden biri de, kadınların hayatında yumurtlama ve adet görmenin sona erdiği dönem olan menopoz hakkında toplumu “bilinçlendirmek” için tanınmış manken Lauren Hutton ile çalışması oldu. Hutton’ın bilindik yüzü hem menopozun “tehlikelerini”, hem de Wyeth hormon ilaçlarının “vaatlerini” anlatan devasa pazarlama kampanyasının ön saflarında yer aldı(s:57). Reklam kampanyanlarında menepoz bir hastalık olarak gösteriliyor ve menopozda kadınların karşılaşacakları sağlık tehditleri “Alzheimer, kalp krizleri, kemik erimesi gibi abartılarak sunuluyor. Halbuki bilimsel araştırmalar göstermiştir ki asıl bu ilaçlar kalp krizi ve inmeye yol açabilmektedir. Ayrıca resimlerde sağlıklı, dikkat çekici  vücutlara sahip kadın oyunculara ve mankenlere yer verilmiştir.

Bölümün sonunda yazarlar; “Uzmanlara göre, bir kadının hayat değişiminin sahiplenilmesi, olağan bir insani tecrübenin, tedavi edilebilen tıbbi bir soruna dönüştürülmesine mükemmel bir örnek. Bu dramın başrol oyuncuları ilaç şirketleriyle aralarında kuvvetli bağlar bulunan birinci sınıf şöhretler... Daha sonra göreceğimiz gibi, dünyanın en çok bilinen hasta toplulukları da dramın bir parçası”(s.74). diyerek dördüncü bölüme gönderme yapıyorlar: “Hastalarla ortaklık”: ‘Dilkkat eksikliği sendromu’. İlaç şirketlerinin izlediği bir strateji de aynı hastalıktan mustarip bizden birilerinin de ilaçla şifaya kavuştuğunu insanların gözüne sokmaktır. Bu konuda bölümde yer alan çarpıcı bir örnek şöyle: “Maryland’deki CHADD golf organizasyonunda, Amerika çapında Olimpiyat Oyunları sunumuyla tanınan spor spikeri Johnny Holliday de yer alıyordu. Kulübe bir tur golf oynamak ve kutlamaları yönetmek üzere gelmişti. Kendisinin de yakınlarda oturduğunu açıklayan Holliday, ücret almadan görev yaptığı bu etkinliğe katıldığı için mutluluk duyduğunu dile getirmişti. Kendi kızı da, hastalığı sekizinci sınıfta keşfedilen bir ADD hastasıydı. British Medical Journal muhabirine şöyle demişti: “Onun ve ebeveynlerinin yaşadığı hayal kırıklığını çok iyi biliyorum” (6). Holliday’in dediğine göre kızı okul döneminde sınavlarda başarılı olmak için ilaç kullanmıştı. “İlaçlar işe yarıyordu,” diyen Holliday golf arabasına atlayıp, kızının üniversiteden dereceyle mezun olduğunu tüm babalık gururuyla ifade etmişti”(s.77). “Depresyon hastalığında olduğu gibi, bu durumda da sorunların beyindeki biyolojik ve kimyasal problemlerden mi, yoksa fiziksel, sosyal, kültürel ve ekonomik etkenlerin bir araya gelmesiyle mi ortaya çıktığı konusunda bir belirsizlik mevcuttur”(s.77).

Bölüm sonunda yine sonraki bölümde irdelenecek konu anlaşılıyor: “Hayatın olağan akışında görülebilecek belirtilerin ilaçla tedavisi için milyarların harcanması sadece ADD gibi üzerinde uzlaşılamayan rahatsızlıklar için geçerli değil. Yüksek tansiyon gibi çok daha iyi bilinen sağlık sorunları için dahi, durumun aslında hastalık mı, yoksa gelecekteki hastalık için risk etmenlerinden birisi mi olarak tanımlanacağıyla ilgili hararetli tartışmalar yaşanıyor. Bireylerin sağlıkları ve topluma maliyeti açısından bakıldığında hiç ilaç kullanmamak daha faydalı olabilecekken, acaba haddinden fazla insana mı hasta damgası vurulup ilaç yazılıyor?” İşte  beşinci bölüm: “Sayılarla oynamak”: ‘Yüksek Tansiyon’.

“Aslında bu ilaçların pazarlanmasında etkilerinin abartılması “gerekli” çünkü normalde hiç hasta olduğunu düşünmeyecek insanların kullanımı hedefleniyor. Yüksek kan basıncı ile, aslında sağlıklı olan potansiyel hastalar havuzu genişletildi. Yeni resmi kılavuz kitaplara göre yepyeni bir hastalık kategorisi ortaya çıktı: “prehipertansiyon””(s.98)

“Bu konuda uzmanlaşmış bazı doktorlar ise tansiyon rakamlarını gittikçe daha düşük hale getirme taraftarı değil. İlaçların rolü konusunda sıkı bir eylemci olan Wake Forest Üniversitesi’nden Prof. Curt Furberg “yüksek” tansiyon tanımına gittikçe daha küçük sayıların dahil edilmesinden endişe duyuyor. Zaman içinde milyonlarca sağlıklı insan hasta olarak nitelendirildi. En son kılavuz kitapların “artık çok ileri gittiğini” söylüyor (10). Aslında genç, sağlıklı ve düşük risk taşıyan birinin sırf tansiyonu 16 çıktı diye “hasta” sayılamayacağını söylüyor. Bu saygın kalp uzmanına göre tansiyon sadece bir ölçüt ve bir risk faktörü”(s.99).

Kişinin tansiyonu psikolojik faktörler nedeniyle aniden yükselebilir. Hele ki doktor gibi bir otorite karşısında ya da hastane korkusu nedeniyle tansiyonu fırlayan çok sayıda insan vardır. Yani “yüksek tansiyon” da rakamlarla abartılmış hastalık kategorilerinden biri olmuş çıkmıştır.

Altıncı bölümün konusu ise; ”Reklam Hastalığı”: “‘Regl Öncesi Disforik Bozukluk’. FDA, Birleşik Devletler’de PMDD hastalığının var olduğunu kabul etmiş; Lilly’nin Prozac’ının ve benzer antidepresanların hastalığın tedavisinde kullanılmasını onaylamıştır. Ancak, dünyanın diğer yerlerinde PMDD resmi olarak tanınmış bir hastalık bile değildir. Dünya Sağlık Örgütü’nün Uluslararası Hastalık Kategorileri’nde ayrı bir rahatsızlık olarak listelenmez (1). Hatta Birleşik Devletler’de bile, Endicott, Lilly ve başkalarının çabalarına rağmen PMDD, psikiyatristlerin hastalık elkitabında (DMS) sadece kısmen listelenmiştir ve bu yüzden resmi bir hastalık kategorisi olarak görülmemektedir (2)”(s.112).

Özellikle reklamlarla hastalık sayılmayan bu soruna dikkat çekilmekte ve ilaç kullanımı reklamlar vasıtasıyla teşvik edilmektedir. “Bu reklamlar sadece ilaç satmakla kalmıyor, bu ilaçlarla ilişkili hastalıkları da satıyorlar. PMDD için hazırlanan alışveriş sepetli reklam, milyonlarca insana daha önce duymadıkları hastalıkları öğretmek için tasarlanmış, yeni bir reklam yönteminin parçasıdır. Kanunlar, ilaç reklamlarında sunulan fayda ve riskleri -çok sıkı olmasa da- denetlemektedir; ancak, hastalıklarla ilgili iddialarda bulunmak herkes için serbesttir”(s.113).

Bölümün son paragafı  yine gelecek konuya gönderme yapmış: “Bu hastalıkların en tartışmalı olanı PMDD değil; ilaç devinin her sekiz kişiden birini etkilediği iddiasıyla gündeme soktuğu başka bir muğlak psikiyatrik hastalıktı. Yeni hastalığın lansmanını yapmak için GSK, dünyanın en büyük iletişim şirketlerinden biriyle çalışmaya başladı. Bu şirket, sonradan ödül alacak bir halkla ilişkiler kampanyası yürütecek ve hastalık satışında tarihi bir olaya imza atacaktı”(s.127).

Yedinci bölüm: “Toplumsal Algıyı Biçimlendirmek”: Sosyal Anksiyete. “Paxil’in üreticisi GSK, az bilinen ve bir zamanlar nadiren görüldüğüne inanılan psikolojik bir durumu almış; bir yıldan daha kısa bir sürede onu sosyal anksiyete adı verilen büyük bir salgına dönüştürmüştü. Şirket bir ara rahatsızlığın her sekiz Amerikalıdan birini etkilediğini bile iddia etmişti (3). Bu dönüşüm sonunda Paxil, yıllık 3 milyar dolarlık satış rakamı ile dünyanın en çok satan antidepresanı oldu. Deborah’ın televizyonda gördüğü reklamlar buzdağının yalnızca görünen kısmıydı; sosyal ortamlardaki utangaçlık ve huzursuzlukla ilgili toplumsal algıyı değiştirmeyi hedefleyen çok katmanlı bir kampanyanın en göze çarpan kısmı... İlaç devi bunu başarabilmek için dünyanın en büyük iletişim şirketlerinden biri olan WPP ve onun halka ilişkiler şirketi, Cohn & Wolfe ile anlaşmıştı”(s.130). Görüldüğü gibi burada da halkla ilişkiler faaliyetiyle kitle etki altına alınıyor ve yeni bir hastalık algısı oluşturularak ilaç satışı yapılıyor. Üstelik ilacın ciddi yan etkileri göz ardı edilerek halkla ilişkiler pazarlama stratejisi uygulanıyor.

“Ödüllü Cohn & Wolfe kampanyasının tek eksik yanı ilacın yan etkilerinin anlatıldığı kapsamlı ve doğru bilgiler içeren bir dosya değildi. Halkla ilişkiler şirketinin dosyası durumla ilgili önemli bilgileri vermeyi de atlamıştı. Sadece hikayenin bir kısmını anlatıyordu. Bu hastalığın bilinen genel adı sosyal anksiyete değil sosyal fobiydi. Sosyal fobi, çok az sayıda insanı etkileyen ve sosyal ortamlardan uzak durmalarına sebep olan, az rastlanan psikiyatrik bir durum olarak biliniyordu. İlk kez 19. yüzyılın sonlarına doğru Fransız araştırmacılar tarafından tanımlanmıştı (20). Güncel psikiyatri kitaplarında sosyal anksiyete adında bir hastalığı bulmanız mümkün değildir”(s134).

Bölümde geçen şu paragraf izlenen stratejiyi tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriyor: GSK’nın sosyal anksiyete kampanyası, hafif bir hastalığı olan, hatta bazen hiçbir sorunu olmayan insanlara ciddi psikiyatrik sorunları olabileceğinin söylendiği kampanyalardan sadece biridir. Menopozun mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hormon eksikliği olarak pazarlanması kampanyasında da gördüğümüz gibi, satış stratejisinin bir bölümü de ünlü insanların kullanılmasını içermektedir. Sosyal anksiyetenin pazarlama kampanyasında da ünlü sporcu Rick Williams’ın nezdinde Amerikan futbolu kullanılmıştır. Amerikan futbolundaki başarısına rağmen, Williams aslında çok utangaç bir insandır. Kaliforniya’da bir karavan parkında yaşayan Deborah Olguin gibi, Williams da bir televizyon reklamı izledikten sonra kendisindeki sorunun aslında bir zihin hastalığı olduğunun farkına varmıştır (39).(s.139).

Ve yine yazarlar, bölüm sonunda anlamlı toplumsal tahlil içeren tespitleriyle birlikte gelecek bölümde ele alacakları konuya gönderme yapıyorlar: “Toplumların ve bireylerin sağlığının, serotonin seviyeleri ve kaç tane ilaç aldıkları dışında çok daha çeşitli etkenlerle belirlendiğini öne süren bilimsel kanıtlar vardır (60). Eğitim, çevre, ekonomi ve eşitsizlikle ilintili etkenlerin sağlık üstünde büyük etkileri bulunur. Halkın ve hükümetteki karar mercilerinin dikkatini dar odaklı kimyasal sebeplere ve ilaç tedavisine çekmeye çalışmak, daha fazla insanı mutlu, sağlıklı kılmak için daha güvenli, ucuz, ve verimli yolların göz ardı edilmesine yol açabilir. Bu şekilde çarpıtılmış tartışmalara verilebilecek en iyi örnek, kırılmaları önlemek için kemik yoğunluğunu ölçme saplantısıdır”(s.145).

Sekizinci bölüm: “Piyasayı Test Etmek”: ‘Osteoporoz’. Düşmeye bağlı kalça kırılmaları tüm dünyada her yıl milyonlarca yaşlı insanı etkileyen büyük bir kamu sağlığı meselesidir (3). “Kalça kırıkları, insanlar kadar sağlık sistemleri için de büyük bir yüktür. Genelde bu durum insanlar iyice yaşlandıklarında meydana gelir ve artık o insanın ömrünün sonuna gelmesiyle ilişkilendirilir. Oysa yaşam tarzını, beslenme alışkanlıklarını değiştirerek ve evde birkaç düzenleme yaparak kalça ve diğer kemik kırılmalarını engellemek mümkündür. Fakat son yıllarda kemik yoğunluğu azalmasını yavaşlatan, kârlı ilaçların piyasaya sürülmesiyle, kemik yoğunluğu ölçümlemesine gittikçe artan bir önem verilmektedir. Kar yığınının altında kalan buz gibi düşmeler de (kalça kırıklarına yol açan temel sorunlardan biri), testleri ve ilaçları ön plana çıkarmaya çalışan insanların hevesleri altında gömülü kalmıştır. Amerikalılar 2003 yılında kemik yoğunluğu azalmasını yavaşlatan Fosamax adlı osteoporoz ilacına 1.7 milyar dolar harcadılar. Muhtemelen bundan çok daha az bir para, yaşlı insanların düşmesini engellemek için düzenlenen bir bilinçlendirme kampanyasına harcanmıştır (4).”(s.148).

Halbuki kemik kırılmaları hayat tarzı(hareketli yaşam, açık havada, güneşte aktiviteler)  ve beslenme alışkanlıkları değiştirilerek çözülebilecek bir kamu sağlığı problemidir. Bu noktada sosyal sorumluluk faaliyetleri yürütüleceğine hastalık tacirliği yapılıp ilaç endüstrine kar kazandırılmaktadır. Ayrıca insanlar kemik yoğunluğu ölçüm testine yönlendirilmektedir.

Bölüm sonunda yine yazarlar bir sonraki bölümle bağlantıyı kuruyor: “Osteoporoz ya da başka bir vakada ilaç kullanıma dair daha mantıklı bir tartışma zemini arayanların karşılarına çıkan sorunlardan biri de sağlık alanındaki bazı önemli kamu kuruluşlarının ilaç şirketlerinin etkisi altında olmasıdır. Belki de ABD’deki en iyi ama en üzücü örnek, bir zamanlar korkusuz bir bekçi köpeği olduğu düşünülen ama şimdi uysal bir yavru köpek gibi söz dinleyen FDA yani Gıda ve İlaç Kurulu’dur”(s.161).

Dokuzuncu bölüm: “Bekçi Köpeğine Kemik”: ‘İritabl Bağırsak Sendromu’. “Uzun süredir eğitmen bir doktor olan, bilimsel araştırmalarda çalışan ve hastalarla ilgilenen Stolley insanların küçük bir yüzdesi için iritabl bağırsak sendromunun şiddetli ve sarsıcı olabileceğini biliyordu; fakat çoğu insan için iritabl bağırsak sendromunun belirtileri hafif ve geçici idi (7). Stolley ve FDA’daki diğer ilaç güvenliği uzmanları, ilacı kullanan bazı insanlarda ilacın tedavi etmesi beklenen belirtilerden çok daha tehlikeli yan etkilerinin ortaya çıktığı sonucuna vardılar. Ama PDA ilacın satışını resmi olarak onayladığı için bu ölümcül olma potansiyeline sahip ilaç, aslında sağlıklı olan milyonlarca insana pazarlanabiliyordu”(s.165).

İrritabl Bağırsak Sendromu tedavisi için kullanılan Loterex insanlarda çok ciddi yan etkiler yapmış hatta ölümlere yol açmıştır. İlaç toplatıldı. Ama ilginç olan sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi 2002 Aralık’tan önce ilaç, ABD piyasasına geri döndü. “Dünya çapında tıp kuruluşlarında çalışan bazı yöneticiler  FDA’nın Lotronex’i ele alışını, gittikçe artan ve kamu bekçi köpeklerinin bağımsızlıklarını ciddi bir şekilde yıpratan endüstri baskısının bir örneği olarak değerlendirmekteler (21). Eleştirmenlere göre Lotronex’in tekrar onaylanması kurumsal finansmana olan bağımlılığı açısından FDA’nın meşruluğu ile ilgili bir krizin habercisiydi. 1992’den beri ABD’de ilaç şirketleri yeni ilaçlarının değerlendirilmesi için para ödüyor. Bunun karşılığında daha çabuk sonuç alıyorlar ve bu vakada FDA ve GSK ilişkisinde gördüğümüz gibi, denetçilerle daha çok iletişim halinde oluyorlar. Kamu fonları kurulun gittikçe artan sorumluluklarıyla başa çıkamadığı için on yıl sonra FDA’nm ilaç incelemeleri için harcadığı paranın yarıdan fazlası ilaç şirketleri tarafından ödenmektedir (22)”(s.170).

Ve yine bölüm sonu güzel bir tespit ve yeni son bölüme başlangıç: “Eğer hastalık satışıyla mücadele yakında başlayacaksa, bu mücadeleyi gri beton ve cam bina içindeki FDA ya da şirket paralarına bağımlı diğer denetleme kurulları başlatmayacaktır. Ama yine de bu mücadele başka yerlerde başladı. Belki de bu mücadelelerin en yaratıcısı, şirket destekli hastalık yaratmanın en yeni ve en açık örneği olan kadınlarda cinsel işlev bozukluğundan ortaya çıkmıştır”(s.179).

Son bölüm, onuncu bölüm: “Parlak Buluş”: ‘Kadınlarda Cinsel İşlev bozukluğu’. Kadınların neredeyse yarısının “cinsel işlev bozukluğu - FSD” denen bir rahatsızlıktan mustarip olduğunu öne süren, şirket destekli iddialar birçok araştırmacıyı öfkelendirmiş ve tıp dünyası içinde alternatif bir görüşün ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Yüzde 43 rakamını destekleyenler altın madeni bulduklarını düşünmüş olabilirler ama planları geri tepecekti(s.182).

“Cinsel sorunlar konusunda uzmanlaşmış ve zaman zaman ilaç şirketleri ile çalışmış bir araştırmacı olan Bancroft, birçok durumda cinsel isteksizliğin stres, yorgunluk ve eşlerinin tehditkâr davranışları karşısında kadınların verdiği sağlıklı ve işlevsel bir tepki olduğunu iddia ediyor”(s.192).


Leonere Tiefer de bu husuta mücadele veren ve mücadeleyi kazanan bilim insanlarından biri. “Leonore Tiefer, Orlando’da prestijli “Seçkin Bilimsel Başarı” ödülünü aldı (34). Ödülünü alırken “Bu akşam olmaz hayatım, köpek testosteron bandımı yedi” konuşmasını yaptı. Bir gece önce, Kanada’da yapılacak New View konferansı için para toplama kampanyası düzenledikleri küçük bir yerel tiyatroda konuşmuştu. Bu konferansta beş yıllık kampanyasını sonlandırmayı düşünüyor. Tiefer, zaman içinde kadın cinsel işlev bozukluğu satışına yönelik eleştirel ve kuşkucu yaklaşımın kayda değer oranda arttığından emin, zaferini gururla ilan edecek”(s.198).

Yazarların da vurguladığı gibi testosteron bandı aşırıya kaçan ve gerçekten kontrolsüz ilaç pazarlama faaliyetlerinin ters etkilerine verilebilecek en iyi örnek olabilir.

Yazarlar son bölümde yine önemli bir hususa vurgu yapıyorlar: “Burada bildik bir problem var. Milyarlarca dolar ve avro, testosteron ya da başka bir ilaçla asla düzeltilemeyecek cinsel sorunları çözmeye çabalarken harcanacak. Ve bu milyarların dünyada bol miktarda bulunan gerçek hastalıkların tedavisi veya engellenmesi, su kaynaklarının temizlenmesi, bisiklet ve yürüyüş yollarının, kadın sığınma evlerinin yapılması, yetişkinler için cinsel eğitimin desteklenmesi ve sorunlu bölgelerde işsizliğin azaltılması için harcanması aslında çok daha faydalı olacaktır (33). Daha fazla önem vermemiz gereken bir soru sağlıkla ilgili harcama önceliklerimizde köklü değişiklikleri nasıl yapabileceğimizdir”(s.198).

Son bölümde yazarlar soruyor: “Ne Yapabiliriz?”. Ne yapmalı ki bu piyasa tuzaklarına düşmemeli? Öncelikle sorgulayıcı olmalıyız. Reklamlara, iletişim faaliyetlerine şüpheyle yaklaşmalıyız. Konuyla ilgili araştırıma yapmalı eleştirel bakan bilim akademilerinin görüşlerini de almalıyız. Gerçek bilimsel çalışmaların sonuçlarını incelemeliyiz. Koro halinde aynı şeyi söyleyen bu gürültülü hilekarların yükselen seslerinin arasında farklı şeyler söyleyen azınlıkların bastırılmaya çalışılan arka fondaki seslerine odaklanmalıyız. Belki hakikat oradadır. Gizlenen gerçekliğe ulaşmaya çalışmak bizi onların kölesi yapmaktan kurtaracaktır.  Ne dersiniz?

4 Ocak 2022 Salı

BÖLÜNME YANILGISI NEDİR?

BÖLÜNME YANILGISI NEDİR?

Eleştirel bakıldığında biz sıklıkla bölünme yanılgısına kurban gittiğimiz durumlarla karşı karşıya kalırız. Bu yaygın mantıksal yanılgı, her parçanın bütünle aynı özelliğe sahip olduğunu varsayarak tüm bir sınıfa yapılan yüklemeye atıfta bulunur. Bunlar fiziksel nesneler, kavramlar ve insan grupları olabilir.

Bir bütünün öğelerini bir araya toplayarak ve her parçanın otomatik olarak belirli bir niteliğe sahip olduğunu varsayarak, genellikle yanlış bir argüman ortaya koyuyoruz.

Bu, gramer analojisinin yanlışlığı kategorisine girer.

Bölünme Yanılgısı Nasıl Açıklanabilir?

Bölünme yanılgısı, birleşim yanılgısına benzer.  Ancak tam tersi durumu ifade eder. Bunu tümevarım, tümdengelim gibi düşünebiliriz.  Bölünme yanılgısı, birinin, bir bütünün veya bir sınıfın bir niteliğini almasını ve bunun her bir parça veya üye için mutlaka doğru olması gerektiğini varsaymasını içerir.

Bölünme yanılgısı şu şekildedir:

X, P özelliğine sahiptir. Bu nedenle X’in tüm bölümleri(veya üyeleri) bu P özelliğine sahiptir.

Bilimsel ve Gündelik Gözlem ve Örneklerle Bölünme Yanılgısı

Gerek gündelik yaşamımızda gerek bilimsel bağlamda bölünme yanılgısını görebileceğimiz gözlem ve örnekler mevcuttur. Şimdi onlara bakmaya ne dersiniz?

İşte bölünme yanılgısının bazı bariz örnekleri:

Amerika Bileşik Devletleri dünyanın en zengin ülkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki herkes zengin olmalı ve iyi yaşamalıdır.

Profesyonel sporculara aşırı maaşlar ödendiği için, her profesyonel sporcunun zengin olması gerekir.

Amerikan yargı sistemi adil bir sistemdir. Dolayısıyla sanık, adil yargılandı ve haksız yere infaz edilmedi.

Tıpkı kompozisyon yanılgısında olduğu gibi, geçerli olan benzer argümanlar oluşturmak mümkündür. İşte bazı örnekler;

Tüm köpekler canidae familyasındandır. Dobermanım bu nedenle canidae familyasındandır.

Bütün erkekler ölümlüdür. Bu nedenle Sokrates ölümlüdür.

Bu son örnekler ne kadar geçerli argümanlardır sizce? İki argüman da benzer nitelikte olmakla birlikte aralarında bir farlılık mevcuttur. Fark, dağıtıcı ve kolektif nitelikler arasındadır.

Bir sınıfın tüm üyeleri arasında paylaşılan nitelikler dağıtıcı özelliğe sahiptir. Sadece doğru parçaların doğru bir şekilde bir araya getirilmesiyle oluşturulan niteliklere ise kolektif nitelikler denir.

Aşağıdaki örnekler üzerinde düşündüğünüzde farkı göreceksiniz:

Yıldızlar büyüktür.

Yıldızlar çoktur.

Her ifade yıldız kelimesine öznitelikte farklı bir anlam katar. İlkinde ‘büyük’ özniteliği dağıtıcı bir nitelik taşımaktadır. Yani grupta olsun ya da olmasın, her yıldızın ayrı ayrı sahip olduğu bir niteliktir. İkinci cümlede, çok sayıda öznitelik kolektiftir. Tüm yıldız grubunun bir özelliğidir. Yani yıldız takımı nedeniyle söz konusu özellik var olur.

Bu, bunun gibi birçok argümanın neden yanlış olduğunu gösteriyor. Eşyaları bir araya getirdiğimizde, çoğu zaman, parçalar için ayrı ayrı kullanılamayan yeni özelliklere sahip bir bütünle sonuçlanabilirler. ‘Bütün, parçaların toplamından daha fazladır ‘ sözüyle genellikle kastedilen budur.

Dinde Bölünme Yanılgısına Nasıl Düşülüyor?

Ateistler, din ve bilimi tartışırken çoğu zaman bölünme yanılgısıyla karşılaşırlar. Bazen bundan dolayı kendileri suçlanırlar.

Bölünme yanılgısını kullanmanın yaygın bir yolu ‘birlikte suçluluk’ olarak bilinir. Bu, yukarıdaki örnekte açıkça gösterilmiştir. Bazı kötü özellikler, siyasi, dini, etnik v.b bağlamda bütün bir insan grubuna atfedilir. Daha sonra o grubun belirli bir üyesinin(ya da her üyenin) aklımıza gelen kötü şeylerden sorumlu tutulması gerektiği sonucuna varılır.  Bu nedenle bu grupla olan ilişkilerinden dolayı suçlu olarak etiketlenirler.

Ateistlerin bu özel argümanı bu kadar doğrudan bir şekilde ifade etmeleri nadir olmakla birlikte, birçok atesit benzer argümanlar öne sürmüştür. Konuşulmadığı takdirde, ateistlerin bu argümanın doğru olduğuna inanıyormuş gibi davranması alışılmadık bir durum değildir.

Aynı yanlışlığa yaratılışçılar da düşmektedir. Yaratılışçılar tarafından sıklıkla kullanılan bölünme yanılgısının biraz daha karmaşık bir örneği şöyle:
Beyninizdeki her hücre, düşünce ve şuur yeteneğine sahip olmadıkça, beyninizdeki bilinç ve düşünme sadece madde ile açıklanamaz.

Diğer örneklere benzemese de cümlenin anlamını derinlemesine düşündüğümüzde örtük olarak bölünme yanılgısının gizlendiğini görebiliyoruz.

Eğer(maddi) beyniniz bilinç yeteneğine sahipse beyninizin her hücresi bilinç yeteneğine sahip olmalıdır. Ancak beyninizin her hücresinin bilince sahip olmadığını biliyoruz. Bu durumda (maddi) beyninizin her hücresinin bilince sahip olmadığını biliyoruz. Dolayısıyla maddi beyninizin kendisi bilincinizin kaynağı olamaz.

Bu argüman, eğer bütün için bir şey doğruysa o zaman parçalar için de doğru olması gerektiğini varsayar. Beyninizdeki her hücrenin bilinçlilik yeteneğine sahip olduğu doğru olmadığı için argüman maddi hücrelerden başka daha fazla ilgili bir şeyin olması gerektiği sonucuna varıyor.

Bu nedenle bilinç, maddi beyinden başka bir faktörden gelmelidir. İşte o zaman, argüman gerçek bir sonuca yol açacaktır.

Argümanın bir yanılgı içerdiğini anladığımız an, bilincin kaynağı için artık başka bir neden aramamıza gerek yoktur.

Şu argüman analizinde bölünme yanılgısının önüne nasıl geçildiğini görebiliyoruz:

Bir arabanın her bir parçası tek başına itici güce sahip olmadığına göre, bir bütün olarak arabanın itici gücü arabanın tek tek maddi parçaları ile açıklanamaz.

Anlaşılan o ki bir kişi, durum, nesne ve olaylar hakkında yargıya varırken bütüne bakmak önem taşıyor. Ön yargılı değerlendirmelerin temelinde büyük ölçüde bölünme yanılgısı yatıyor. Bütüncül, objektif ve eleştirel bir bakış açısına sahip olabildiğimiz sürece bölünme yanılgısına düşmek daha az olası görünüyor.

Kaynak:

https://www.thoughtco.com/what-is-the-fallacy-of-division-250352

Not: Yazım bilgiustam.com'da yayına alındı:

https://www.bilgiustam.com/bolunme-yanilgisi-nedir/

31 Aralık 2021 Cuma

Düşünce Gücüyle Mesaj Yazdıran Çip İmplantı, 2022’deSatışa Çıkabilir

Düşünce Gücüyle Mesaj Yazdıran Çip İmplantı, 2022’deSatışa Çıkabilir

 Blackrock Neurotech’in başkanı, şirketin felçli insanlar için beyin-bilgisayar arayüzünün, düzenleyiciler tarafından onaylanması halinde 2022’de piyasaya çıkabileceğini söyledi. Beyin implantları henüz laboratuvar testlerinin ötesine geçmedi, ancak 2022’de bu tür ilk cihazlar piyasaya çıkabilir.

Felç nedeniyle konuşamayan kişilerin zihinsel olarak iletişim kurmasını sağlayan beyin implantı 2022’de satışa çıkabilir. Beyin-bilgisayar arayüzü olarak bilinen teknolojinin özü, beyne implante edilen ve nöronlardan gelen elektrik sinyallerini okuyan bir dizi elektrottur. Bu, insanların bilgisayarı “düşünce güçleri” ile kontrol etmelerini sağlar. Bu çığır açan teknoloji ile hastalar, kendilerini elleriyle yazarak veya mesajlaşarak hayal ederken metin oluşturabilirler.

Bilim insanları bu teknolojiyi geliştirmeyi çoktan başardılar. Özellikle bilim insanları, bir kişiye düşünceyi kullanarak imleci hareket ettirme ve bir bilgisayar ekranına mesaj yazma yeteneği verebildiler. Bununla birlikte, beyne yerleştirilen elektrotlar yavaş yavaş mikroglia hücreleriyle aşırı büyüdüğü ve cihazı daha az hassas hale getirdiği için teknoloji hakkında hala sorular var.

Ayrıntılar:

https://www.bizsiziz.com/dusunce-gucuyle-mesaj-yazdiran-cip-implanti-2022de-satisa-cikbilir/

23 Aralık 2021 Perşembe

İKNANIN PSİKOLOJİSİ: TEORİ ve PRATİK BİR ARADA KİTAP KRİTİĞİ

İKNANIN PSİKOLOJİSİ: TEORİ ve PRATİK BİR ARADA KİTAP KRİTİĞİ 

Kitabın Adı; İknanın Psikolojisi: Teori ve Pratik bir arada. Robert B. Cialdini’ye ait kitap, Dünya’da çeşitli dillere çevrilmiş ve yüzbinlerce okuyucuya ulaşmıştır. İncelediğim kitabın yayınevi Mediacat. Baskı yılı Haziran, 2021.

Kitabın yazarı Robert B.Cialdini, Arizona State University’de psikoloji profesörüdür. Wisconsin, Kuzey Carolina ve Columbia Üniversitelerinde psikoloji üzerine lisans ve lisansüstü eğitim almıştır. Kişilik ve Sosyal Psikoloji Derneği’nin eski başkanıdır.

Sosyal etkilerin karmaşıklığına ilgi duymaktadır. Bu ilginin kökenlerini doğduğu ve büyüdüğü çevrede bulabiliriz. Cialdini, İtalyan bir aile içinde, Polonya ağırlıklı bir çevrede ve tarihsel olarak Alman olan bir şehirde(Milwaukee) büyümüştür.

Yaşamımız boyunca muhakkak seyyar satıcı, bağış toplayıcı veya çeşitli oparatörlerin taleplerine kendimizi “evet” derken bulmuşuzdur. Gerek kendimiz gerek yakın çevremizden tanıdıklarımız istemeden bir yardım kuruluşunun temsilcilerine ya da bir firma satış temsilcilerine itaat etmişizdir. Peki bir kişinin diğer bir kişiye evet demesindeki faktörler nelerdir? Bu tür bir itaatin oluşmasını sağlayan faktörleri en etkili şekilde kullanan teknikler nelerdir? Nasıl oluyor da belli bir şekilde sunulan istek reddedilirken aynı istek değişik bir şekilde sunulduğunda kabul ediliyor?

İşte Cialdini, deneysel sosyal psikolog olarak görevinde, itaat psikolojisini araştırarak bu soruların cevabını bulmaya çalışmıştır. İlk başlarda araştırma, laboratuvarında ve üniversite öğrencileri üzerinde yaptığı deneyler formundaydı. Bir isteği etkileyen psikolojik ilkeleri bulmaya çalışmıştır. Bu ilkeleri etki silahı olarak karakterize edip en önemlilerini kitapta örneklerle açıklamıştır.

Cialdini, evet dedirtme tekniklerini altı ilkeye dayandırmıştır. Bu ilkeler; karşılıkta bulunma, tutarlılık, toplumsal kanıt, sevgi, otorite ve azlıktır. Her biri toplumdaki fonksiyonları ve itaat profesyonelleri tarafından çok marifetli bir şekilde satın alma, bağış, ödün verme, oy verme veya razı olmaya dönüştürülen kuvvetleri açısından incelenmiştir.

Evrensellik ve bilimsellik taşıyan bu altı ilkeden ilki ‘karşılık yaratma’ ilkesidir.  Karşılık yaratma kuralı, başkasının bize sağladığı faydayı aynen iade etmek istediğimizi söylemektedir. Mütekabiliyet kuralı gereği, gelecekteki iyilik, hediye, davetiye ve benzerinin geri ödenmesinin zorunlu olduğunu düşünürüz. Bu kuralın etkileyici yönü, onunla birlikte gelen sorumluluk hissinin insan kültürüne yayılmış olmasıdır(Cialdini, 2021, s.45-46). Bu bölümde sağlık sektöründen güzel bir örneğe yer vermiş: Kalp hastalıkları için kullanılan bir ilaç olan kalsiyum, kanal blokerlerinin güvenirliliği ile ilgili tıbbi tartışmaları ele alalım. Yapılan bir çalışma, bu ilacı destekleyen sonuçlar bulan ve yayınlayan bilim insanlarının yüzde 100’ünün ilaç firmalarından ön destek aldıklarını(bedava geziler, araştırma fonları veya iş teklifleri) ortaya çıkarmıştır. Ancak ilacı eleştiren bilim insanlarının sadece %37’si bu şekilde bir destek görmüştür(Stelfox, Chua, O’Rourke ve Detsky, 1998’den aktaran Cialdini 2021). Cialdini’nin de vurguladığı gibi eleştirel bakabilen, iyi eğitim almış sağlık profesyoneli bilim insanları bile bu değiş tokuşun çekimine kapılabiliyorsa politikacılar da dahil halkın böyle bir çekime kapılmaması nasıl mümkün olmaz?

İkinci ilke tutarlılık. Tutarlılık, insan hareketlerini yönlendirmede büyük bir güçtür. Peki bu büyük gücün kaynağı nereden geliyor? Cialdini, sosyal psikologların bu sorunun cevabını bildiklerini belirterek soruyu “bağlılık” olarak cevaplandırıyor (s.105). Gerçekten de bir seçim yaptıktan ya da bir konuda fikrimizi söyledikten sonra bu taahhütle tutarlı bir şekilde davranmak için kişisel ve kişiler arası baskılarla karşılaşırız. Bu durumda bundan sonra sergileyeceğimiz tutum ve davranışlar fikrimiz ve tercihimizle örtüşecektir.  

Bu ilke iyi amaçlar için de kullanılabilir. Bu konuda Cialdini, yine sağlık sektöründen bir örnek vermiş. Kilo vermeyi sağlayan klinikler, müşterilerinin kilo verme hedeflerini yazmalarını ve bu hedefi arkadaşlarına, akrabalarına ve komşularına göstermelerini isterler. Klinik işletmecileri bu tekniğin denedikleri başka her türlü teknikten çok daha fazla işe yaradığını söylemişlerdir. Gerçekten bu yöntemin yaşamımızda işe yaradığını düşünüyorum. Yaşam koçları ve psikologlar tarafından önerilen bir yöntem. Psikolog Beyhan Budak’ın Milliyet gazetesindeki bir yazısında hedefleri yazmanın önemini anlatan bir yazısını okumuştum.  Dr.Muhammed Bozdağ’ın “Düşün ve Başar” kitabında da hedefleri yazmanın önemini anlattığı bir bölüm vardı.

Ücüncü ilke toplumsal kanıt. Başkaları yaptığı için bir davranışı uygun olarak görme eğilimi normalde gayet iyi işlemektedir. Kural olarak, toplumsal kanıta göre davranarak, karşı gelerek yapacağımızdan daha az hata yaparız. Genelde, pek çok insan aynı şeyi yapıyorsa doğrudur.(s:163). Ciladini, toplumsal kanıt ilkesini anlattığı bölümde, Bandura ve Robert O’Conner psikologların deneylerine yer vermiştir. Fakat bu bölümde Şerif ve Ash’in de deneylerine yer verebilirdi. Muzaffer Şerif ve Ash’in “Sosyal Uyum”a ilişkin deneylerinin konuyla bağlantılı olduğunu düşünüyorum.  

Üçüncü bölümde dikkatimi çeken bir örnek de Werther etkisi. Werther etkisinin hikayesi hem ürpertici hem de şaşırtıcıdır. İki yüzyıldan daha uzun zaman önce Alman edebiyatının büyük ustası Goethe, Genç Werther’in acıları adında bir roman yayımladı. Kitapta, intihar eden ana karakter Werther toplumda büyük bir etki yaratmıştır. Bu roman Avrupa ülkelerinde kitabın kahramanına özenip intihar eden kişi sayısını arttırarak romana kötü bir ün de kazandırmıştır. Etkinin muazzam büyüklüğünden dolayı roman Avrupa ülkelerinde yasaklanmıştı.(s:196).

Burada önemli bir husus intihar kurbanına benzeyen kişilerin kendilerini öldürme eğilimlerinin daha fazla olduğudur. Bu da toplumsal kanıt açısından önem taşımaktadır. Çok fazla haber yapılan bir intihar şekli toplumda yayılabilmektedir. Buna geçen sene siyanür zehirlenmesi ile intihar vakalarındaki artışı gösterebiliriz. Ülkemizde birkaç yerde ardı ardına siyanürle kendini zehirleyerek intiharlar olmuştu.

Bir diğer ilke ise sevgi. Çok az insanın şaşıracağı üzere kural olarak, en çok tanıdığımız ve sevdiğimiz kişilerin isteklerine evet deriz. Ancak şaşırılacak olan ise basit kuralın yabancılar tarafından yüzlerce farklı şekilde kullanılıp onların isteklerine itaat etmemizin sağlandığıdır(s:223). Ne şekilde itaat ettiğimizi Cialdini bazı faktörlere bağlamıştır. Bu faktörler; fiziksel çekicilik, benzerlik, övgü(iltifat), aşinalık ve işbirliğidir. Gerçekten de bu faktörlerin etkisini gerek gündelik yaşantımızda gerek iş hayatında görebiliyoruz. Örneğin fiziksel iyi görünümün işe alımlardaki etkisi görülebilir. Çoğu kez “İyi görünüyorsa iyidir” yanılgısına da düşülmektedir. Bu, “hale etkisiyle” ilişkilendirilebilir. Kitapta bu bağlantı ayrıntılandırılmamıştır.

İşbirlikçi yaklaşımın mantığını göstermek için Muzaffer Şerif’in deneylerinden birine yer verilmesi çok anlamlı olmuş. Üç aşamalı gerçekleştirilen deney, bir yaz kampına giden 11-12 yaşındaki erkek çocuklar üzerinde yapılmıştır. İlk aşamada çocuklar arasında bağ kuracak etkinlikler gerçekleştirilmiştir. İkinci aşamada rekabet etmişlerdir. Rekabet deneyinin sonunda grupların birbiriyle kavga edip saldırganlaştıkları görülmüştür. Üçüncü aşamada ise deneklere rekabet içermeyen ve ortak amaçlar için birlikte mücadele edilmesi gereken görevler verilmiştir. Çocukların bu işleri beraber yaptıkları, yardımlaştıkları ve tartışmadıkları gözlemlenmiştir. Ortak amaçlar etrafında toplanan çocukların rekabet ortamında doğan anlaşmazlıkları önemsemediği görülmüştür.

Diğer önemli bir ilke ise otoritedir.  Otoritenin itiaat, uyum ve rıza gösterme üzerindeki etkisini gösteren pek çok araştırma yapılmıştır. Cialdini, Miligram’ın deneylerine büyük ölçüde yer vermiştir. Kitapta yine sağlık sektörüne ilişkin çarpıcı bir örneğe yer vermek isterim. “Bir doktor çok net bir hata yaptığında, endişe verici olasılıklar artar. Hiyerarşinin alt basamaklarındakiler bunu sorgulamayı düşünmez; çünkü gerçek otorite emri verir ve alt kademedekiler bunu düşünmezler ve sadece tepki verirler. Bu tür klik-pırrr tepkisi hastane çevresine karıştığında hatalar da kaçınılmazdır. Gerçekten de, ABD Sağlık Finansal İdare’sinin yaptığı bir çalışmaya göre, yalnızca hastaya verilen ilaçlar göz önünde bulundurulduğunda, hastanenin günlük ortalama yanlış yapma oranı yüzde 12’dir.(s:283).

Cialdini’nin kitabında yer verdiği son ilke azlıktır. Buna göre az olanın daha değerli olduğuna dair yanlış bir algı vardır. Kıtlık nesnelerin arzu edilebilirliğini arttırmaktadır. Kişilerde az olan pahalıdır algısı bulunmaktadır. Kıt olanın daha değerli olması gibi yasaklanan, sansürlenen konuların da daha çok ilgi çekmesi söz konusudur. Azlık etkisi her ne kadar tüketici davranışında etkisini gösterse de örneğin siyasal iletişim açısından konu incelenirse aynı etkiyi göstereceğini düşünmüyorum. IPSOS Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün 2014 yılında, 1.383 seçmen üzerinde yaptığı bir araştırmada erişimi engellenen sosyal medya ağları Twitter ve Youtube’un parti oy tercihlerini etkilemediğini ortaya koymuştur (https://www.ipsos.com/tr-tr/30-martta-oy-tercihlerinde-neler-etkili-oldu).

Kitabın son bölümünde ‘anlık etki’ ele alınmıştır. Bölümün girişindeki örnek olay ilgi çekicidir:

Bir akşam rock müziği müzisyeni Frank Zappa şova konuk oldu. Bu, 1960’larda uzun saçlı bir adamın hala olağan görülmediği ve tartışıldığı bir dönemdi. Zappa seyirciye takdim edilip yerine oturduktan sonra aralarında şöyle bir diyalog geçti:

Pine: Bence uzun saçların seni bir kız gibi gösteriyor.

Zappa: Bence senin tahta bacağın da seni bir masa gibi gösteriyor. (s:353)

Bu örnek bağlamında Cialdini, kitabın ana fikrini de ortaya koyuyor: ‘Benim favori doğaçlamam olmasının yanı sıra, Pine ve Zappa arasında geçen diyalog, bu kitabın ana konusunu gösterir: Biri veya bir şey hakkında karar verirken sıklıkla, eldeki bilginin tamamını kullanmayız. Bunun yerine, tümü temsil eden bir parçasını kullanırız. İzole bir bilgi parçası, bize her ne kadar doğruyu gösterse de aptalca hatalar yapmamıza neden olabilir. Bu hatalar zeki kişiler tarafından kullanıldığında ise aptal durumuna düşeriz(s:354).

Kitapta sağlık sektöründen örneklerin de yer alması alanıma katkı sağladı. İknanın psikolojisini anlamak noktasında araştırma ve deneylere yer verilmesi kitabın bilimsellik yönünü de gösteriyor. Akademik ilgi alanlarım içerisinde psikoloji ve sosyal psikoloji yer aldığı için alanıma katkısı oldu. Fakat kültürel çalışmalar bağlamında ve ekonomi-politik bakış açısıyla ikna konusuna bakıldığında bazı noktalar eksik kalıyor. Örneğin intihar haberlerinden etkilenme dolaysıyla intihar vakalarının artması. İntihar sadece bu boyutu ile ele alınamaz. İntihar aynı zamanda sosyolojik bir olgudur. İntihara sürükleyen ekonomi politik koşulları da ele almak gerekir.

Diğer yandan kitap, razı etme stratejilerine karşı koyma yöntemlerini de gösteriyor. Burada ikna edilmenin önüne geçmek için esas meselenin objektif ve eleştirel bakabilme yetisiyle beraber bütüncül bir bakış açısına sahip olunması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca bir bütünün öğelerini bir araya toplayarak ve her parçanın otomatik olarak belirli bir niteliğe sahip olduğunu varsayarak, genellikle yanlış bir argüman ortaya koyuyoruz. Buna bölünme yanılgısı deniyor. Kitabın son bölümü olan anlık etki ve kitabın ana fikri bölünme yanılgısı ile ilişkilendirilebilir(https://www.thoughtco.com/what-is-the-fallacy-of-division-250352).

Kitap akıcı ve sade bir dile sahip. Hem sektöre hem de bilim camiasına hitap ediyor. Akademik bağlamda psikoloji ve sosyal psikoloji alanlarına katkı sağladığı gibi gerek tüketici davranışını inceleyen gerek siyaset bilimi ve siyasal iletişim çalışmalarına ve sağlık iletişimi çalışmalarına da katkı sağlayacak bir kitap olduğunu düşünüyorum. O yüzden kitap, sektör çalışanlarına ve akademik camiada öğrenci ve bilim insanlarına tavsiye edilebilir. Ayrıca kitap eleştirel çalışmalar bağlamında da ele alınabilir. 

21 Aralık 2021 Salı

Bilim İnsanları Denizanalarının ‘Zihnini’ Okumayı Başardı

 Bilim İnsanları Denizanalarının ‘Zihnini’ Okumayı Başardı

 Bilim İnsanları Denizanalarının ‘Zihnini’ Okumayı Başardı

Merkezi bir sinir sistemine sahip olmayan denizanalarının, hayati davranışları nasıl sergilediklerine ilişkin gizem nihayet çözüldü.

Denizanalarının beyinleri olmasa da, bilim insanları, bir şekilde zihinlerini okumanın bir yolunu keşfettiler. Zekice bir genetik müdahaleyle, artık küçük ve şeffaf bir denizanası türünde bulunan nöronların, avını yakalamak ve beslenmek gibi karmaşık özerk hareketleri gerçekleştirmek amacıyla nasıl birlikte çalıştığını izleyebiliriz.

‘Clytia hemisphaerica’ türü, buna benzer davranışları incelemek için kusursuz bir model. Bu özel denizanası türü çok küçük (yalnızca yaklaşık bir santimetre çapında) olduğu için, sinir sisteminin tamamı bir mikroskobun altına kolayca sığabilir. Genomu da fazlasıyla basit ve şeffaf bedeni yalnızca yaklaşık 10 bin nöron barındırıyor; bu durum, sinirsel mesajları izlememizi kolaylaştırır.

Ayrıntılar:

https://www.bizsiziz.com/bilim-insanlari-denizanalarinin-zihnini-okumayi-basardi/

11 Aralık 2021 Cumartesi

YÜKSEK BİR GAYEYE NİYET ET!

 YÜKSEK BİR GAYEYE NİYET ET!

Gayen kendinden büyük olsun. Gayen şehrin, memleketin kadar, hatta insanlık kadar büyük olsun ki şevkin hiç azalmasın, artsın.

Şevkin, heyecanın azalmaya başladığı anda faydanın dokunacağı, hizmetinin ulaşacağı insanların duası imdadına koşar. Buna inanarak çalışırsa moda ifadesiyle “motivasyon”a o zaman kavuşabilirsin.

“Ne” olacağını değil hangi problemi çözeceğini, memleketin, insanlığın, şehrininin, köyünün hangi derdine deva olacağını; kime hangi konuda yardım edeceğini bul. Böylece ne öğrenmen gerektiğine odaklanırsın. Ne öğrenmen gerektiğini iyi belirler, sürekli odaklandığın yönde bir şeyler öğrenirsen lezzetle her yaşta ve şartta çalışırsın. Bir şeyler “olmamaya” odaklanırsan “olduğun” anda çalışmaya değecek başka bir şey bulamazsın.

Aziz Sancar Nobel almak için çalışmadı. Profesör olmak için de… Hatta para kazanmayı da çokça önemsediğini sanmam. “DNA onarımı” ile insanlığa faydasının dokunacağını daha yüksek tuttu. Hem çabası bereketlendi, hem süreklilik kazandı. Hangi maddi amaç gece-gündüz laboratuvarlarda vakit geçirmeyi ve bunu bir ömür sürdürmeyi mümkün kılar?

YAZININ TAMAMI:

HAKKIMDA-NİL GÜREL

                                                   HAKKIMDA DOKTORANT Nil GÜREL İletişim Bilimleri ve Sağlık Yönetimi Bilim Uzmanı Bağımsı...